Mogwai- The Hawk is Howling

Bu sene güzel bir sene olacaktı Post-rock sevenler için... Güzel albümler yoldaydı. Bu janrı tanımlayan ve yaptığı müziklerle besleyen gruplar, son zamanlardaki Post-rock deliliğinin içinde tam da artık hangi grubu dinleyeceğimizi bilemediğimiz, birbiri ardına sıralanan yeni grupların bombardımanı altında kaliteli olduğundan kuşku duymayacağımız ve dinleme arefesinde dahi bizi harika olacağını bildiğimiz bir ilk buluşmaya gider gibi heyecanlandıracak bir şeyler dinlememiz için sırayla emrimize amade olacaklardı. Nitekim A Silver Mt. Zion adlı hepimizin içinde derin yarıklar bırakan grubun son albümü 13 Blues for Thirteen Moons, Mart ayına yakışır şekilde kapımızı çaldı. Bu albümün yardımıyla on üç rakamının uğursuzluğu içinde kaybolmuşken ve 2007'nin son çeyreğinde Heima adlı konser dvd'leri ve Hvarf-Heim adlı araya yeni şarkıların da serpiştirildiği akustik albümleriyle gönlümüzü yine fetheden Sigur Ròs'un yeni albüm haberlerini aldık. Fakat son albümleriyle daha da agresifleşmiş, fısıltılar içinden bize seslenen A Silver Mt. Zion'ın aksine, “með suð í eyrum við spilum endalaust” nedense yaz aylarına pek yakışmadı. Hiçbir Sigur Ròs albümünü yaz aylarında tüketmeye başlamamış olduğumdan mıdır bilinmez, Sigur Ròs aşığı bir insan olarak sadece bir kere dinleyip bir köşeye fırlatıp üvey evlat muamelesi yaptığım, beklentilerime kocaman bir hayalkırıklığıyla karşılık vermiş bu albüm ağzımda kötü bir tat bıraktı. Albümde yer alan şarkılarına ne Post-Rock diyesim geliyor, ne de başka bir şey. Sıradan bir indie grubun -ki evet artık daha mutfakta şarkılarını pişirirken dinliyoruz grupları, bir hevesle yaptığı, sıradan bir albümden öteye gidemediğini düşünmekteyim. Bu albümü eğer sıradan bir indie grubu yapmış olsaydı eminim beklentisizlikten dolayı daha çok sevilebilirdi ama karşımızda yarattıklarıyla bir çoğumuzun hayatını kökten etkilemiş, artık konuşulmayıp, kendimizi ifade etme işinin kendilerine bırakıldığı bir grup vardı ve Sigur Ròs bu sefer mutfakta tuzu, biberi unutmuştu. Ortaya tatsız, tutsuz, ne acı veren ne de mutlu edebilen bir albüm çıkarmıştı. Bu tabii ki benim kendi fikrim ama orada burada okuduğum yazılardan, yorumlardan çıkarabileceğim sözler de bundan pek farksızdı diyebilirim (maalesef) gönül rahatlığıyla. Albümün ilk çıkış şarkısı Gobbledigook'un yaratıcı videosu bile kurtaramadı bu durumu. Hal böyle olunca bize de artık, bunun bir geçiş albümü olmasını dilemek ve tüm eksikliklerin ve fazlalıkların itinayla eklenip, törpüleneceği bir sonraki albümü beklemek düştü sanırım.

İşte bu hayalkırıklığının ortasında Mogwai öyle ilginç bir albüm yaptı ki, ağzımda bıraktığı kötü tattan sonra bu albüm bana güzel sözlerle buyur edildiğinde kendimi beklentilerimi daha aşağılara çekmem yönünde telkin ettim. Ama zaten önceden etrafta dolanan Ep'lerindeki birkaç şarkıyı dinleyip epeyce yükselmiş olan o çıtayı indirmek albümün bana ulaşımı sırasında pek mümkün olamadı ve bastıramadığım heyecanımla ilk şarkıdan itibaren zevkten dört köşe bir halde, hayalkırıklığından çok çok uzaklarda tüketiyor olduğum albüm oldu The Hawk is Howling.

Öncelikle kabul edelim Mogwai hepimizin hayatında 50 derece sıcakta kavrulduğumuz yaz günlerinde klimasız yerlerde çektiğimiz azap gibi, acı duyduğumuz yerlere ait etiketlerin üzerinde yazan isimlerden biriydi. Yine aynı sıcakların bunalttığı günlerden birinde bu albümü dinlerken artık o karanlıkların içinde kaybolmak bir yana, grubun liderliğinde şarkıların içinde bir o yana bir bu yana gidilebildiğini farkettim. Evet, yine içinizi acıtıyor bazı şarkılar. Örneğin albümde ilk seferde beni en çok etkileyen "I Love You, I'm Going to Blow Up Your School", "Killing All the Flies" mucizesinin dikkatlice ve tane tane çıkılan basamaklarına sahip. Şarkıyla başladığınız bu basamaklı yolculukta daha ilk adımlardan anlıyorsunuz çıktığınız yerden sizi, olanca gücüyle itekleyecek olan bir ses yoğunluğuyla karşılaşacağınızı. Albümün içinde ilk dinleyişten kendisine dikkatle kulak kabartmanızı talep eden diğer şarkılardan "The Precipice" ve "I'm Jim Morrison, I'm Dead"i dinlerken kendinizi hayal edebileceğiniz tek yerse, bir sonraki Mogwai konserinde bir köşede ses yoğunluğundan epilepsi krizine tutulduğunuz o an oluyor. Şaşırtıcı olan şu ki, bu tür ifadelerle tanımlanabilen şarkılardan sonra aynı albümün içinde The Album Leaf albümünden çıkabilecek kadar naif ve fakat Mogwai'nin ustalıkla Post-rock denen sınırları çizilmemiş bu janrın aslında sınırsız olabileceğini bize kanıtlayacak şarkısı "The Sun Smells Too Loud", bir anda düşülen yerden sizi kaldırabilecek ve en tepelere koyup sizi yatağınızda huzurlu uykulara daldırabilecek güçte. Bu yüzden de albümdeki şarkılar birbirlerinden ustalık dolu farklılıklar göstermekte. Sanki hiçbiri birbirine benzemiyor ve önceki Mogwai albümlerindeki o tuğlamsı bütünlük hissinden daha çok, şarkıların ayrı ayrı limitsiz bir alanda oraya buraya saçılan ama bulundukları noktalar birbirine bağlanınca altın oranı verecek kadar iyi bir bütünlükte bir albüm yarattığını söylersem abartmış olmam diye düşünmekteyim.

Mogwai kendi janrı içinde bu janrı sınırsız kılabilen ve giderek daha da ustalaşan tek grup sanırım. Dinleyiniz; itinayla ve defalarca.



Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010