Bloc Party - Intimacy

Bloc Party, ne bu üretkenlik? Bal yapan arı misali...

Bu yıl Bloc Party adına birşeylerle buluşacağımızın hiç mi hiç farkında değildim. Aklıma dahi gelmedi. Ta ki, internete ‘Mercury’ ve onun remiksleri düşene dek... İlk başta Mercury’i de albüm habercisi olarak algılamadım ben, aynı ‘Flux’ gibi olduğunu düşündüm... Çünkü grup formunun zirvesindeki bir futbolcu gibi sahada basmadık yer bırakmıyor. Adeta Kings of Leon ile kapışıyorlar; sürekli bir üretim içindeler. Albüm beklemiyor oluşuma dönersek; meğersem Mercury ‘Intimacy’nin habercisiymiş, yeni albüm geliyormuş da, bir benim haberim yokmuş. Bir de; Ekim ayında çıkacak albümün bizlere çok öncesinden internet üzerinden sunarak, sevenlerine bir nevi kıyak geçen gruba da ayrıca cesaretinden ötürü teşekkür etmek gerekir.

Albümden önce bir hışımla elimize ulaşan ‘Mercury’ plağı ve hemen onun ardından gelen remiksleri hakkında birşeyler yazarak başlamak istiyorum. Mercury’nin albüm öncesinde ilk single olarak elimize ulaşması (11 Ağustos 2008), yazımın başlarında da dediğim gibi Flux gibi birşey olduğunu düşündürtmüştü bana. Halbuki daha dün gibi hatırlıyorum dost sohbetlerinde heyecanla konusunun geçtiği; Zane Lowe Radio 1 Show’daki dünya premierini... Arkadaşlar sevinçlerini anırarak paylaşırlarken ben onların sevinç çığlıklarını bile kaale almamışım demek ki o sıra. O kadarcık bile bir albüm beklentim yokmuş. Bunların hemen ardından, bir anda Intimacy ile buluşmak, benim de bünyemde şaşkınlık ve sevince yol açtı haliyle. Bu arada Mercury adına çıkan 7”lik ve 12”lik plaklarda yer alan ‘Idea For A Story’ ve Mercury’nin entrümental versiyonlarına albümde yer vermemişler. Mercury ya da tümüyle bu albümü düşünecek olursam; benim son birkaç sayıdır yazılarımda sürekli bas bas bağırarak söylemeye çalıştığım; saksafon, trombon, trompet vb. çalgıların kullanımının bir parçaya çok şey kattığı idi. Zira, bunların ve benzeri aletlerin daha fazla kullanılmalarına ihtiyaç olduğunu ileri sürdüğüm önerime son zamanlarda kulak veren tek albüm oldu Intimacy. Bu da ayrı bir artı puan getiriyor benden bu albüme.

Albüm açılışında bizleri karşılayan Ares o kadar farklı ve çekici bir parça ki, beni garip bir şekilde kendisine bağlamış bulunmakta. Başlangıcındaki ‘Atlas Sound’ benzeri bir sadeliğe odaklanırken birden bire keyboard dalgalanmaları, riff’ler ve davul atakları, yanlarında da siren... Sirenin altında kalıp, dağılan gitarları ve hepsinin üzerinde Kele ve de Gordon’un back vokalleri... Arada giren ilginç gitarlarıyla tamamen golü düşünen bir parça olmuş. Şarkının bir anda temposu düştüğünü sanarken bile, öylesine bir şahlanıyor ki; yerinde durabilene aşkolsun. İşte tam bu kısımlarda da parçanın elektronik alt yapısının da üzerine basmak gerek. Sonlarına doğru da ipi eline alarak, bir albümde hiç beklemediğim bir iş ve girişle, hem de bir açılış parçasında karşılaşmanın bayağı zor olduğunu düşündüğüm davul sololarıyla Matt’in azıcık da olsa yardırarak sonlandırması... Kısacası; baştan sonra sürükleyici bir albüm olan Intimacy’nin açılışını yapan ve kulaklarıma bir hayli değişik gelen bir Bloc Party şarkısı olan Ares heyecanlar diyarında insanı boğuyor. Bir açılış şarkısı ancak bu kadar iyi olur dedirtiyor. Açılış için biçilmiş kaftan!

Ares’in hemen ardından devreye giren Mercury, hiç belli etmese de tümüyle ‘mükemmel’ olan bu albümün içinde en geniş müzik yelpazesini bize sunan bir parça. Bunun nasıl bir yelpaze olduğunu anlatayım; Intimacy öncelikle aşmış bir albüm. Hem müziksel açıdan hem de, grup elemanlarının performansı, özellikle ve özellikle de; yaratıcılıkları açısından. Böyle düşünmemin en önemli sebebi; Intimacy’de birçok tarzla karşılaşmamız ve tüm bunların kusursuz, inanılmaz yaratıcı bir şekilde grup tarafından müthiş bir biçimde harmanlanması ve de bizlere sunumu. Mercury’de ise bu tamamen had safhada. En üstteki satırlarda da bahsi geçtiği gibi trompet ve Kele’nin iki albümdür denediği farklılık adına ve Flux’tan beri süregelen elektronik kısımların daha ön planda olduğu “deneme” merakına ve hatta aşkına bağlıyorum bunu. En kolay yoluyla; Kele Okereke’nin riskli deneyi de diyebiliriz. Ama Intimacy’i dinledikçe sizlerin de anlayacağı gibi; gayet başarılı olduğu bir deney. Tekrarlıyorum; Intimacy tamamiyle kusursuz bir harman. En kısa isimlendirmesiyle de müthiş bir elektronik rock örneği.

Şu bahsedip durduğum; trombon, trompet, ‘tamba’ tumba (buradaki esmer bomba da Kele!) gibi alet ve de perküsyon kullanımlarının arttırılması isteğimde yanılmadığıma en güzel yanıt albümün ikinci parçası Mercury’dir. Mercury, tüm bu istek ve arzularıma en çok uyum göstermiş ve bununla birlikte; albümün janr açısından da en geniş parçası diyebilirim. İlk dinleyişte hiç belli etmiyor ama albümdeki en kıymetli parçalardan birisi. Ares ve Mercury ile süper ötesi başlayan Intimacy’e, yine gaz bir parça olan Halo ile devam ediyor. Silent Alarm kokusu aldığımız sayılı birkaç parçadan birisi de Halo bu arada. Halo’nun ardından Biko albümün en durgun ve en ağır şarkılarından biri olarak göze çarpıyor. Basları ve synth’leriyle, tonlarıyla oynanmış vokalleriyle beğenimi kazanan bir şarkı. Biko’nun ardından çalmaya başlayan Trojan Horse, albümdeki en büyük favorilerimden diyebilirim. Bu arada ‘Trojan Horse’u ‘trojan virüsü’ sanıp, aman başımıza birşey gelir diye açmaya korkanlar olmuş (ahah). Belirtmek isterim ki; ben onlardan değilim. Trojan Horse, şu üst satırlarda da yazdığım ‘eargasm’ olayına beni en çok ulaştıran parçadır. Alttaki gitarlar ve synth’ler inatla tüm şarkı boyunca bir post-rock eserinden çıkmışcasına ilerlerken birden bire new wave synth’lerine dönüyor... Ama özellikle o gitarları yok mu! Heh, şu inatçı olanlar işte, onlara kendinizi teslim edin! Zaten dediğim gibi çok çok iyi başlayan albüme, ‘Trojan Horse’ gibi harika, enerji dolu parçalarla devam edilmiş olunması; bu noktadan sonra albümü elden ve kulaklardan bırakılmaz konumuna getiriyor. Trojan Horse’un ardından çalmaya başlayan Signs da aynı Biko gibi coşkun, enerjik parçalar arasında sıkışan, biraz da albümü soluklandırıp, dinlendiren parçalardan olmuş. Ama Signs en bayık parça. Hemen ardından gelen One Month Off’a gelince; bu şarkının en çok altyapısı hayranlık uyandırdı bende. Kele’nin vokallerinin altında sanki ‘8bit’ ya da ‘DAT Politics’ çalıyormuş gibi hissettiriyor ve tam o sırada ilk albümden en tanıdık, en akılda kalıcı ‘Bloc Party gitarları’ giriyor. Ve bize de sadece ‘Oi!’lemek düşüyor. Ardından gelen Zephyrus; yine tempo düşüren, parçaya inanılmaz derecede güzel uyum sağlamış olan korosuyla dikkat çeken bir yapıya sahip. Bu arada şarkıyı dinlerken özellikle bas kısmının ses ayarlarında bir artışa yönelmek pek mümkün. Sonlarına geldikçe durulmaya başlayan albüm, hız kesiyor ve yine Better Than Heaven ile az da olsa hareketleniyor. Albümün en nefis parçalarından birisi olan Better Than Heaven gerçekten çok ayrı bir havaya sahip. Hatta garip gelecektir; başlangıcındaki keyboard kullanımları ve vokalleriyle bana Depeche Mode’u bile anımsatıyor. Bunların üstüne Bloc Party’e has gitarlarıyla yine çok iyi süslenmiş bir parça. Ve Ion Square...Dünya üzerindeki en güzel şarkılardan birisi. Yine Silent Alarm kokan cinsten... İçten içe o elektronikliğin altında yatan -azıcık da- olsa IDM öğelerinden etkilenilerek icra edildiği belli.

Bu arada biraz yukarıda Intimacy’den Silent Alarm’a da bir gönderme yapmıştım. Dediğim gibi ilk albüm Silent Alarm’dan bir hayli tanıdık tınılar (özellikle gitar riff’lerinde) da var Intimacy’de. Özellikle; Trojan Horse, Halo ve etrafımdakiler tarafından en çok sevilen parça; One Month Off. Hepsinin ortak özelliği ise müthiş parçalar oluşu ve daha çok riff’leriyle ön plana çıkmaları. Mercury adlı parçada da baştan sona dinlerken kendini pek belli etmemesine rağmen yine o yukarılarda bahsettiğim ‘harman’ olayına dikkat edildiği zaman gerçek değeri anlaşılıyor. Bu parçada Jacknife Lee’nin prodüktörlüğünün fena konuştuğunu da eklerim. Şimdi tekrarlıyorum; Mercury belli etmesede, albümün en büyük ve en dolu parçası. Ben de çoğunluk gibi ‘One Month Off’u çok sevdim ama albümü öylesine dinlemediğiniz anda Mercury’nin değerini anlayacağınızı düşünüyorum. Zaten parçalara odaklanmadan tüm albüme hayranlık duyan biri olarak, aralarından en sevdiklerimi seçmem gerekirse; albümün sertleri, benim de asıl favorilerim diyerek; One Month Off, Trojan Horse, Ares, Mercury, Halo gibilerini söylerim.

Son olarak; üçüncü albümlerinde gitarlar ve bas’a sıcak bir tebessümle kırmızı ışık yakıp ‘kısık sesle’ biraz durun diyen (tamamen tabii ki değil! Kısık sesle işte...) Okereke, synth’lerin ve yer yer looplarıyla oynanmış vokalleri tercih edip, kendi aşkıyla buluşurken, bizleri de ‘eargasm’a ulaştırıyor. Beni de kendine aşık ediyor! Hayır, Kele’ye aşık olmak değil tabii ki! Gruba, albüme... Albümün bu kadar güzel olmasında emeği geçen grup üyelerinden, yapımcıları Jacknife Lee’ye ve Paul Epworth’e, aranjeleri yapan kişilere, özellikle klavye kullanımlarında ve trombon, trompet kullanımını ‘düşleyen’ ve o aletlerin başına geçip nefes tüketen bir dolu insanın hepsine sevgi ve saygı yolluyorum. Yarışmadaki arkadaşlara başarılar. Şaka bir yana, müthiş bir iş çıkarmışlar. Herve Is In Disarray Remix, Flosstradamus Remix ve CSS Remiksleri de öyle. Grubu da adı gibi Mercury’lere taşır umarım. Hakediyorlar.



Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010