





|
Etkinlik Organizatörleri Röportaj Serisi
Vol 1 - Pozitif
Elif Cemal - Uluç Dündar Röportajı
Tam 20 senedir Türkiye'nin önemli etkinliklerini bizlerle bir araya getiren ve bu misyonunu tam gaz devam ettiren Pozitif'in iki önemli ismi Elif Cemal ve Uluç Dündar'la bir araya geldik. Sektörü bir de mutfağından ele aldık.
Seda: Müzik sektörüyle ilk ne zaman ve nasıl tanıştınız?
Elif Cemal: Benimki çok kısa zaten. Bu yıl 7. seneme giriyorum. Ondan önce dergicilik - televizyonculuk deneyimim oldu fakat genellikle kültür, sanat, sinema ve müzik ağırlıklı gitti. O zamanlar Babylon'dan Elif Erdost'u tanıyordum. İşimden çok memnun değildim açıkçası. Elif'le bir gün konuşurken “Nasıl gidiyor” dedi ve ben de iyi gitmediğini söyledim. Ben bir asistan arıyorum dedi. İşte görüşmeye geldim ve 2002'de işe başladım. Benimki bir nevi hobiden işe dönüştü. Müzik dinlerken müzik sektöründe buldum kendimi diyebilirim.
Uluç Dündar: Ben de 2000 senesinde Kemancı'da kuzenime rastladım hiçbir şey yapmazken. O da h2000 yapacakmış meğer... Ofislerine gittim... Bayağı tesadüftü yani; “Bak bakalım biz ne yapıyoruz” dedi. 20 m2 ofiste dört tane masa, duvarda Glastonbury '99 posteri... Biz bunu yapacağız, hadi yardım et demesiyle işin içinde buldum kendimi. Hiçbir şey bilmezken yani.
EC: Ama Uluç işin mutfağından başladı. Onunki daha ilginç... Ben ise PR asistanı olarak başladım. Sektörün içinde değildim. Aslında hani dergide ne yapıyorsam burada da onu yapmaya başladım.
UD: Aslında o garip oldu biraz... Bu h2000'i yapan şirkete başladığımda her şeyiyle biz ilgileniyorduk. Böyle bir departmanlaşma yoktu. Booking'i, teknik prodüksiyonu, sanatçı ağırlama ve daha pek çok şeyi 4 kişi pişirip, son anda gönüllüleri alıp çalıştırıyorduk. Pozitif beni teknik prodüksiyon sorumlusu olarak istediğinde işin içine birden geçtim aslında, o bilgi daha önce yoktu bende.
Seda: Aslında genel olarak organizasyon şirketlerinde herkesin belirli bir görevi var ama herkes her işi yapıyor, değil mi?
UD: Aslında yanlış olanı o! Yani bu iş ne olursa olsun kurumsallaşmış olması gereken bir iş ve konusunda uzman insanlar o konuya eğilirse daha sağlıklı olur. Öbür türlü kaos başlıyor. Önceki işlerimde o vardı benim. Bir insan her şeye yetişemez ve her konuda bilgisi olamaz. Bunu ben nasıl söylüyorum?! (gülüşmeler)
EC: Hayır, ama şimdi onun zamanında, -aslında düşündüğünüz zaman- konaklamalı bir festivali ilk kez tek bir yer yapıyordu. Onun zamanında çalıştığı yer aslında işi her kolundan tutan ilk firma esasında ve dolayısıyla kaos olması normal. Ama başlamak için onunki en doğru olan yerdi. Ben kurulu bir düzene geldim. Daha az kişiydik ve ne yapacağımı biliyordum. Arada başka işlere de karışıyorduk fakat en azından görevimi biliyordum.
Seda: Müzik sektöründe çok daha fazla etkinlik görmeye başladık. Bu sektör ve dinleyici açısından güzel bir şey. Fakat bir yandan da sponsora bağlı yürüyor her şey. Siz buna nasıl bakıyorsunuz? Yurtdışında işler bu şekilde değil mesela... Sadece çok büyük festivallerde kocaman sponsor adları görüyoruz. Türkiye'de ise sponsor, etkinliğin önünden gidiyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
UD: Bunu değerlendirmek çok basit: Döviz kuru, mekanların kapasitesi, katılım adedi ve insanların alım gücünü üst üste koyunca bir konser etmiyor. Maalesef sponsor almadan biletle konseri yürütmek çok zor. Karlı değil, ancak kendinizi kurtarırsınız.
EC: Ya da Babylon gibi ufak bir yerde çok az maliyetle yapacaksınız bunu. Başka türlü zaten sponsorsuz bir iş imkansız. Yurtdışında ise genelde festivaller birtakım şeylere sponsor olabiliyor. Mesela bir takım sivil toplum kuruluşlarına bağış yapıyorlar, gelirlerinin bir kısmını bağışlıyorlar. Çünkü oradaki bilet satışı o festivalin tüm maliyetini karşılıyor. Hatta bayağı üstüne de çıkıyor, karlı oluyor. Bu koşullar Türkiye'de olmadığı için biz sponsorluklara yanlış bakmıyoruz.
Seda: Fakat Türkiye'de sponsor şirketler etkinliğin daha çok önüne geçiyor gibi...
UD: Organizasyon şirketinin çok fazla göz önünde olması bana pek şart gelmiyor. Pozitif de bunu böyle yapan bir şirket olduğu için seviyorum burayı. İllaki bir yerde biz görünelim veya logomuz olsun demiyoruz. Biz işimizi yapıp, hakkımızı alalım yeter gibi geliyor bana. Söylediğin şey marka bazlı etkinliklerde oluyor, evet, haklısın ama bizim yaptığımız işlerin ana sahibi var. Onlar için yapıyoruz işi ama mesela Metallica'nın Eksi26 sponsorluğu o kadar da baskın değildi. Bizim de böyle işlerimiz oldu. Evanescence konserine de Turkcell sponsordu ama o ismin önüne geçmedi. Fakat Rock'n Coke, Efes Pilsen One Love ve Akbank Jazz o markalara özel üretildiği için bu sponsorlar daha baskın oldu hep.
EC: Şunu unutmamak lazım: Burada ortak payda ne olursa olsun organizatörün veya o işi arkada yapanın ve sponsorun çıkarı da esasında aynı.
UD: “X firma, Y'yi sunar” demek yerine yaptığı işi kendi başına başka bir marka bulup da yapması daha önemli aslında. Yani “Coca Cola presents” demiyor da Rock'n Coke diyor. Markalar çok çalışıyor aslında bu alanda.
EC: Birlikte yürünüyor, birlikte karar alınıyor... Hakikaten markayla dengeleri tam tutturmaya çalışıyorsunuz.
Seda: Bir de şöyle bir şey var; şu an çok daha fazla etkinlik var geçmişe baktığımızda. Bir senede gördüğümüz grup sayısı eskiden on senede gördüğümüzle eş değerde. Fakat tam tersi sektör de küçülmeye başladı... Siz geleceği nasıl görüyorsunuz?
EC: Benim şahsi fikrim; organizasyon firmaları azalacak. Bence bu işi daha çok ciddiye alanlar ve daha profesyonel olanlar hayatta kalacak ve bu şirketler para kazanacak. Tabii ki daha ciddi etkinlikler yapılacak ve katılım oranı da artacak. Yani ben iyimserim. Şu an gördüğüm tabloda ise önüne gelen bir sanatçıyla yazışıp onu herhangi bir şekilde konfirme edebiliyor. Yani ufak büyük fark etmiyor. Ben bir şekilde yapılanmanın azalacağını düşünüyorum.
Seda: Yurtdışıyla kıyaslayınca o kadar da kötümser değiliz herhalde?
EC: Yurtdışı bambaşka bir noktada zaten. Orada azalmıyor tam tersi artıyor. İnsanlar albüm almıyor, yerine konsere gidiyor. Dolayısıyla grupların fiyatları bundan dolayı artıyor. Canlı müzik endüstrisi sürekli katlanarak gidiyor. Yani orada bunu karşılayabilen insanlar var. Şirketler de ne yapıyor? Mesela kapasiteyi büyütüyorlar... Genelde o kapasite bir şekilde karşılanıyor. Örnek vermek gerekirse; Glastonbury'de bu sene büyük bir sarsıntı yaşandı. Çünkü son 2 senedir bilet satışında bir takım farklılıklar koydular. Hatta “önceden başvur” yöntemiyle bilet kestiler ama öyle bir line-up çıktı ki bir sürü insan biletini aslında geri vermek istedi. Yine de son noktada ne oldu? Tabii ki festival kazandı. Türkiye'de olsa durum çok daha farklı olurdu.
Seda: Peki ne olsun isterdiniz? Burada bu alanda gördüğünüz eksiklikler neler?
EC: Pazar büyüyor her sene... Bu açıdan baktığımızda rakamlarda da görüyoruz; bazı dalgalanmalar var tabii. Türkiye'nin ekonomik durumu, siyasi yapısı ve o dönemdeki hal-i ruhiyetine göre değişiyor. Ama sektör büyüyecek ve büyük oyuncular -işini doğru yapanlar- hayatta kalacak. Bu işi bir sıkımlık kurşun için yapanlar dayanamayacaklar.
UD: Türkiye'de bizim yaptığımız işte hiçbir yaptırım yok, yani “konser yapıyorum” diyen herkes konser yapabiliyor. Yurtdışında ise durum böyle değil. Böyle olmayan yerlerde de insanlar kendi kurallarını koymuşlar. Roskilde'de bir sahnede bir performansı yapıyorsanız 105 desibelin üstüne çıkamazsınız. Mesela burada bu tür kurallar yok gayet serbest. İstediğiniz ses düzeyinde iş yapabiliyorsunuz. Bir mekana insan alırken giriş çıkışta nasıl arama yaptığınız ve insanları nasıl sıraya soktuğunuzu kimse sormuyor. İsteyen istediği gibi yapıyor. Kaç tane güvenlik kullanmak gerektiğini söylemiyor kimse sana...
EC: Yani bu işin bir kitabı yok. Bir önlem aldın mı - almadın mı kimse sormuyor. Bunun için de ileride promoterlar birliği diye bir şey olabilir. Bir takım kurallar konulacak, kaçarı yok. O kuralları bu birlikler koyacak. Sanatçılar da bunu uygulamak zorunda kalacak. Bir sanatçı “ben şu düzeyde çalarım, bir diğeri de şu seviyede çalarım diyemeyecek. Halbuki adam Roskilde'de hiçbir şekilde o kuralın dışına çıkamayacağını biliyor ve burada istediği şeyi yaptırabileceğini düşünüyor.
Seda: Rock'n Coke, Yourope'a üyeydi... Onların size koymuş olduğu buna benzer kriterler var mıydı?
EC: Onların kuralları aslında çok karmaşık değil: Süreklilik, konaklama, çok sahne... Can güvenliği ve çevre konusunda da yaptırımları var fakat öyle belirgin ve bütün festivallere uyan kuralları yok.
UD: Yourope, kendilerine bir festival başvurduğu zaman referans istiyor. Sizin verdiğiniz referanslar dışında kendileri de kontaktlarını arıyorlar. Masstival de girdi bu sene...
Hayalsu: Peki booking yaparken göz önüne aldığınız faktörler neler? Yeni grupları nerelerden keşfediyorsunuz? Yeni grupların Rock'n Coke ve Efes Pilsen One Love gibi organizasyonlarda ağırlığı ne kadar?
EC: En çok yabancı dergilerden takip ediyoruz. İster istemez daha çok İngiltere, Amerika ve Fransa ağırlıklı şeylere bakıyorum. Tabii bu araştırmada yılların getirdiği bir şeyler de var... Birisi bir eleştiri yazdığında dikkate aldığın kriterler de oluyor. Bu Türk piyasasında belki tutabilir, belki tutamaz... gibi... Ama benim en büyük kriterim yabancı dergiler esasında. Oradan takip ediyorum; mesela Music Week tam bir piyasa dergisi, grupları piyasaya göre değerlendiriyor. Fakat bir noktadan sonra onu temel olarak alamıyorsunuz. Gerçi bu hepsi için geçerli. İngiltere'de tutan bir şeyin burada tutmayacağını da biliyorsunuz. Biraz deneyim ve takiple gelen bir şey bu. İşte bundan 7 sene evvel daha şahsi bakabileceğim bir şeye artık daha objektif ve ticari bakmaya başladım. Babylon söz konusu olduğunda işler biraz daha kolay; orada gördüm ki 1-2 senedir alternative rock çıtası yükselmeye başladı. Bütün dünyada olan bu durum Türkiye'ye de bir şekilde yansıdı. 350-400 kişi söz konusu olduğunda işi satabilmeniz ve PR'ını yapabileniz çok daha basit. Büyük festivaller söz konusu olduğunda esasında dergiler, websiteler ve orada yayınlanan eleştiriler daha çok dikkate alınıyor. Sonra büyük festivallere bakıyorsunuz, özellikle Avrupa'daki festivaller size line-up'larını az çok dedikodu mahiyetinde de olsa internetten bir şekilde duyuruyor. Nereye kimi getirteceğinizi biliyorsunuz ve sonrasında ortak isimler çıkmaya başlıyor. Siz bir ismi ne kadar çok görürseniz o isme daha çok ağırlık veriyorsunuz, ağırlık verince de dinliyorsunuz. Aslında çok basit kriterler. Bir de o isimlere Türk basınında da rastlıyorsanız o daha büyük bir kriter oluyor. Yani bir de etrafta duyduğunuz şeyler var tabii. Siz Rolling Stone'da okuduğunuz yeni bir grubun burada illaki tutacağını düşünmüyorsunuz ama “aa, bak burada da gördüm, evet, bir şeyler olabilir” diyorsunuz. 2 gün sonra bir dj arkadaşınız da “ben bak bunu dinledim” diyor ve o isimler tekrarla kafanıza yerleşiyor. Sizin de kafanıza bir şekilde yatıyor.
Senede 4-5 seyahate gidiyorsam bunun 3 tanesini yeni ufak grupları seyrederek geçiriyorum. En önemlisi Hollanda'daki Eurosonic... 2 senedir gidiyorum ve orada da hakikaten günde 20-30 konser izlediğimiz oluyor. Ben en azından 10'unu görmeye çalışıyorum. İşte bir grubun performansını görmüşseniz, belirlediğiniz bütçe de uyuyorsa, bir şekilde teklif yapıyorsunuz. En komiği Gogol Bordello bu yeni grup olayına dahil olmuştu. Grupla ilk defa 2004'te yazışmaya başladım, 2005'te bir defa izledim. 2006 Mart'ında ise farklı farklı festivaller için teklif yapmaya başladık. İlk Babylon için düşünüyorduk, sonra ise teklifi Akbank Jazz'a çevirdik. Sonra Londra'da Mart'ta izledim ve “yok hayır, bu grup Rock'n Coke'luk” dedim. Sonrasında Rock'n Coke forumlarına baktık ve “bu da ne!” gibi yorumlar gördük. Aradan 1 hafta geçti forumda yazanlar Gogol Bordello'yu bir şekilde bulup, dinleyip beğenmeye başlamışlar. Şimdi başka bir gazda bir yerlerden gelebiliyor. Millet eğer keşfetmek istiyorsa bir şekilde keşfediyor.
Hayalsu: Peki Hürriyet'in yazarı Tolga Akyıldız'ın Rock'n Coke ve EPOL üzerine söyledikleri hakkında ne düşünüyorsunuz? “Yeni alternative gruplar neden getirilmiyor?” gibi yorumları vardı...Eurosonic gibi bir şeyin tutacağını düşünür müsünüz?
EC: Düşünmem şu noktada... Yani hani ne bütçeyle ve ne kapasiteyle yaptığınıza bakar. Eurosonic'in katılımı inanılmaz yüksek. Neredeyse 15 venuede yapılıyor. O kadar ufak bir şehirde, düşünün... Burada ise ütopik!
UD: Bence tanımadığımız isimlerden daha çok gelen isimlere gidip bir bakmak ve dinlemek çok önemli. Tanınmayan isimleri, daha az tanınan veya risk alıp tanıtmak istediğimiz isimleri getirtiyoruz aslında. Ona gelmeyen adamlar festival söz konusu olduğunda “neden bunlar gelmiyor?” diyor. Orada bir duruma bakmak lazım: Studio Live, Balans ve İndigo da başka şekilde yapıyor... İnsanlar “neden şunu getirmiyorsunuzdan daha çok bir öneri listesi yapsa keşke! Mesela Bant dergisi ve Murat Abbas'la yapıyoruz böyle bir şeyi. Yani bir takım insanlar bize bir şekilde senelik olarak -Babylon'da şunu görmek isteriz, Rock'n Coke'a da bu gelse diye- listeler yapsalar keşke; ki ben bunları baz alırım.
Siz festivale 50000-60000 kişi çekmeye çalışıyorsunuz... Fakat oradaki kaç kişi zaten yeni grupları keşfetmek için geliyor ki? Bu sene ilk defa Efes Pilsen One Love'da bunu denedik ve seyirci de gerçekten keşfetmek için geldi.
Seda: Aslında insanlar da yavaş yavaş festival izleyicisi olmaya başladı...
EC: Evet, Radar Live bunu verebildi geçen sene...
Hayalsu: Peki bu seneki iptaller hakkında ne düşünüyorsunuz? Tüm dünyadaki festivaller headliner bulmakta zorlanıyor. Bu sene Rock'n Coke'da da aynısı oldu.
EC: Her sene headliner söz konusu olduğunda belirli gruplar göz önüne alınır. Çok kısıtlı bir grup listeniz vardır ve tam tersi festival sayısı da sürekli artıyor... Dolayısıyla bütün festivallere aynı şekilde gitmelerine imkan yok. Ki bu adamlar sadece festivallere gitmiyor. Stadyumlara da gidiyorlar, one-shot dediğimiz sadece kendilerinin olduğu konserlere de gitmeleri gerekiyor.
Arz talebi karşılamıyor esasında burada...
Seda: 4 Ekim'de REM'i izleyeceğiz, üstelik önemli bir proje altında: SOS İstanbul..... Projeden biraz bahsedebilir misiniz?
UD: Bu sıralar pek çok kişi / kurum sosyal sorumluluk projeleriyle ilgili, herkes bir şey söylüyor ve gerçekleştiriyor. Pozitif, 20 senelik bir şirket olmak üzere ve bu tür projelere bir yerinden girmesi gerektiğini düşünen bir vicdana sahip. Fakat bir türlü nereden gireceğimizi bulamıyorduk. Bizde de durum şöyle oldu: Sosyal sorumluluk konusuna girmeden platformun adını ve etkinliğini yaptık. Sonra içine bir şeyler koymaya çalıştık. Orada da karşımıza başka şeylerler çıktı. Mesela ilk hedefimiz sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirmekti; etkinlik onlar için bir platform olsun ve herkes kendi projesini anlatsın istedik. Sonra gördük ki A kuruluşu, B kuruluşu ile yan yana olmak istemiyor.
2 yol vardı: Pozitif olarak kendi davamızı bulup, oluşturup mahallenin delisi gibi bu projeyi yapacağız deyip devam edebilirdik, fakat burada yine sponsor konusu devreye giriyordu. Her markanın ucundan kıyısından hiç de ufak olmayan bütçelerle sosyal sorumluluk yatırım bütçesi var. Yeni bir şeye neden başlasınlar kaygısı başladı bu sefer de bizde... Dolayısıyla kendi davamızı ilk seferinde savunmaktan biraz vazgeçtik. Yeni plan aslında daha hiç açıklanmadı şu an; beğendiğimiz – projelerini sevdiğimiz sivil toplum kuruluşlarını projelerini orada anlatmalarını sağlayacağız. Özelikle 4 Ekim günü etkinliğin gerçekleşeceği gün bu insanlara söz hakkı vereceğiz, hatta sahneye çıkıp konuşabilecekler, ekranlardan projelerini gösterebilecekler. Bunu başka büyük mecralarda duyurma yoluna da gideceğiz. REM de önemli bir grup ve etkinliğin gölgesinde de kalmasını istemiyoruz. Bu projenin dengesini iyi kurmamız lazım. Mesela SOS İstanbul sadece bir senelik bir iş olmayacak. Zaten Pozitif'in de öyle garip ve benim de çok sevdiğim bir huyu var. Böyle bir projenin altına getireceğimiz isimleri ileriki senelerde de tahmin edebilirsiniz.
Seda: Bazı grupların da Türkiye'ye gelmesi için de ön ayak olacak gibi?
UD: Umarız... Mesela bir festivalde sizi zorlayan etkenler bir tarihe çakılı kalmak oluyor bazen. SOS İstanbul'un öyle bir sıkıntısı da yok. Biz bunu bu sene 4 Ekim'de yapıyorsak, seneye “25 Ağustos'ta yapıyoruz” diyebiliriz.
Seda: REM'in bu projeye ne gibi etkisi ya da katkısı oldu? Özel istekleri var mıydı?
UD: Özel bir isteği yoktu ama mesela buradaki işin bir festival olmasını diliyorlardı. Bu işin sosyal sorumluluk projesi olma fikrini biz çıkardık. Onlara biz “hayır, 'gelin eğleniyoruz festivali' de yapıyoruz” diyebilirdik, fakat durum böyle olunca verdikleri desteğin boyutu arttı.
EC: Aslında grupların bir şekilde sürekliliği ve boyutu arttıkça çok daha yardımcı oluyorlar. Çünkü orada görmüş geçirmişlikleri, doymuşlukları ve değer verdikleri şeyler bir şekilde sizinkiyle örtüşüyor. Yani REM 30 senedir var, ilk albümleri 1983'te çıktı ve Pozitif de 1989'dan beri var. Aslında az çok komik bir şekilde bazı şeyler örtüşüyor. O yüzden çok şanslıyız. Biz bu zamana kadar bir sürü grupla abuk subuk şey üzerine savaşırken REM'in tepkisi çok netti: Öyle ki neye hayır diyeceği ve neye evet diyeceğini biliyorsunuz. Hayranlarına çok bağlılar ve onlarla var olduklarının bilincindeler.
Seda: Peki Babylon'a geçecek olursak; bu sene kimleri izleyeceğiz?
EC: Animal collective, Infadels ve tabii ki Shantel var (gülüşmeler). Shantel'in yükselen belirli bir kitlesi var. Kendisini ilk 2006'da Womex'te izledim. Bence dj'liğin tanımını tekrar yapan bir adam.
UD: Shantel performansını gitgide yükseltiyor bu arada...
Seda: Pozitif'in yeni planları nedir? Yeni bir Pozitif yansıması görecek miyiz?
UD: Gizli projeler var! (gülüşmeler) Önümüzdeki yaz İstanbul'da Babylon durmasın denebilir. İstanbul'da da yazlık bir Babylon olsun isteriz. Başka projeler de var tabii...
Seda: Musicbiz üzerine kariyer yapmak isteyen insanlara neler önerirsiniz?
EC: Bence işin mutfağından başlasınlar. Uluç güzel bir örnek; işe birden daldığınızda her şeyi öğreniyorsunuz ve birden fikriniz oluyor. Diğer bir yol da rehberlikten başlamak... Örneğin Pelin Opçin... Bir zamanlar rehberken şu an İKSV Jazz Festivali direktörü. Okul okusunlar ama sürekli çalışmaları ve işin içine girmeleri gerekli. Musicbiz, sadece okuyarak veya okuluna giderek öğrenebileceğiniz bir alan değil.
UD: Her işin zorluğu var; bu iş de çok keyifli bir iş. Dışarıdan her şey çok eğlenceli görünüyor tamam ama eğlence sektörü, eğlence değildir, bunu unutmamak gerek. Bir kere saatiniz, gününüz ve tatiliniz yok! İnsanların tatil yaptığı günlerde organizasyon yapmak için çalışıyorsunuz. Siz zaten onların çalıştığı periyotlarda çalışıp bir de onları eğlendirmek için o günlerde de çalışıyorsunuz.
EC: Ve gecenin 4'ünde biri seni arayıp “grup içeri giremiyor, şimdi ne yapacağız” diyebiliyor. Hakikaten saati yok. Sorumluluktan çok özveri gerektiren bir iş. Biz dünyayı kurtarmıyoruz ama insanları hoş tutmaya çalışıyorsunuz. Ki bizim ülkemizde bu daha da zor. Memnuniyetsizlik alışagelmiş bir şey.
http://www.pozitif-ist.com
http://www.sosistanbul.com
 
Anasayfa>>
İnsan Bölümü>>
|