Taş Yastık
Sadece bir kopya ile Beyoğlu Alkazar Sineması’nda gösterime giren "Taş Yastık" filmi, adını Şangay Uluslararası Film Festivali'ne katılmasıyla duyurdu. 2007 Haziranı'nında bu festivalde dünya prömiyerini gerçekleştirdi ve ardından da filmin yönetmeni Fatih Hacıosmanoğlu'na, Kazakistan'da düzenlenen 4. Avrasya Uluslararası Film Festivali'nin Orta Asya ve Türk Devletleri bölümünde "en iyi yönetmen" ödülünü kazandırdı. İlk bakışta ciddi ve önemli bir film olduğu izlemine kapınılsa da film başladığında, önümüzdekinin sadece "iyi paketlenmiş bayat bir pasta" olduğunu anlıyoruz.
Film, denizin ortasında kürek çeken bir adam ile açılıyor. Son sahneyi, filmin başına koyduklarını daha o vakit anlıyoruz çünkü daha ne oldu, kim kimdir bile demeden silah sesleri patlıyor ve birileri vuruluyor. "Evet, sonunda ölüm var bu filmin" diyoruz içimizden. Daha sonraki sahne Amerika'nın Chicago eyaletinde açılıyor. Türk olan Lodos'un, Chicago'da bir kitapçıda çalıştığını görüyoruz. Bir süre sonra bir yabancı gelip Shakespeare'in Hamlet romanını ücret ödemeden alıp gitmeye çalışıyor. Lodos, adamı durdurunca da adam İngilizce olarak: "Ölmek için saniyelerin, dua etmek için dakikaların var" diye bağırıyor. Neredeyse sadece b-tipi Amerikan aksiyon filmlerinde görebileceğimiz bir replik sarfeden sayguncu yine aynı sıfata yakışır bir hareketle dükkândan kaçıyor. Bunun üzerine Lodos, İstanbul'a, eski bir kitap ciltleme dükkanı işleten ailesinin yanına dönüyor.
Uzun bir süre Lodos'un ailesi ile olan iyi ilişkilerini izlesek de kısa süre sonra gerçeğin böyle olmadığını anlıyoruz. Filmin kopma noktası ise, evin kedisi Hamlet'in, Lodos'un annesinin baktığı muhabbet kuşu Şehrazat'ı öldürmesi oluyor. Kediye bıçak çeken(!) Lodos, sonunda daha kötü bir yol buluyor ve kediyi kutuya kapatıp boğaza atıyor. Tam o anda eski bir arkadaşıyla karşılaşıyor ve manevi olan her şeye inancını kaybetmiş olan Lodos'un, eskiden antika kitap hırsızlığı yaptığını öğreniyoruz. Lodos'un, İstanbul'a dönmesi bir süre sonra kendi ile yüzleşmesine olanak sağlıyor ve film bu dakikadan sonra, karakterin “eski kabadayı Lodos" ile "Amerikan entellektüeli Lodos" arasında sıkışmasından doğan absürd, anlık patlamalara sahne oluyor.
Taş Yastık, senaryosunda barındırdığı birçok metafor anlatımı ve absürd olayların dengesi ile geçer not alsa da, diğer tüm klasmanlarda sınıfta kalmış bir film. Sesleri kaydederken ne kullandılar (belki de hiçbir şey kullanmadılar) bilmiyorum ama öyle bir ses kalitesi için çok çaba harcamamış olmaları gerekir. Filmde görüntüden sonra en önemli şey sestir. Yönetmen artık teknik imkansızlıklar dolayısıyla mı atlamış bu önemli olguyu bilmiyorum ama bunun filme kötü bir şekilde yansıdığı gözardı edilemez boyutta. Diğer yandan görüntülerin de sesten aşağı kalır yanı yok. Windows Movie Maker ile yapılmış gibi duran montaj ise çok göze batmakta. Tüm film boyunca kullanılan sadece iki parçanın olması, filme daha çok dizi havası katmış. Teknik olarak kusurları çok büyük olan filmin bu alandaki eksileri izleyici için "göze batan kıymık" etkisi yaratmakta.
Filme girmeden önce "böyle ödüllü, festival festival dolaşmış bir filmi neden tek kopya oynatıyorlar acaba?" diye düşünürken filmin sonunda, ışıklar yandığında bu karar ile ne kadar doğru yapılmış olduğunu da anlamış oluyorsunuz. Seans başlarken, Alkazar Sineması'nda 20 kişiydik. Aralarda 7-8 kişi filmden çıkmayı tercih ettiğinden çok az seyirci ile bitirebildik. Hatta önümdeki izleyici ise filmde, Lodos'un annesini oynamaktaydı. Ara ara oyuncuların doğallıktan uzak performansları, sinema salonunu terketme isteğinizi tutuşturabiliyor. Şayet ben kadının kulağına eğilip "Oyunculuğu nerede öğrendiniz?" diye sormamak için kendimi zor frenledim. Genel açıdan bakıldığında, hayalinde bir film yapmak olan fakat yönetmenlikten pek anlamayan ve doğal konuşma diyoloğu yazmak konusunda zerre bir pratiği olmayan birinin yazdığı, çektiği ve başrolünü oynadığı bir film ortaya çıkmış.
Yazım ve yapım aşaması dört yıl süren bu bağımsız film, bir çok izleyiciyi "Keşke 100 dakikamı geri alabilseydim" düşüncesi içine sokacağı kesin. Fakat bence iyi bir film ile kötü bir film arasındaki farkların daha rahat anlaşılması açısından, filmi gidip görmeli. Bunu en azından sinemaya meraklı olan, vizyona giren filmleri takip etmeye çalışıp festivallere giden sinemasever kesim yapmalı. Taş Yastık, Aralık Ayı’nda, onursal başkanlığını Ömer Şerif'in yaptığı Kahire Uluslararası Film Festivali'nde film eleştirmenlerinden tam not alsa da (evet, araştırdım ve gerçekten de birçok sitede bu yazıyor) benden en düşük notu almayı başardı. Tabii ki Türk Sineması'nın yeniden şahlandığı ve yeni yönetmenler çıkardığı bu zamanda bu tip filmler ortaya çıkacaktır. Her çekilen film illa iyi olmalı diye bir kaide yok, olamaz da. Fakat benim en büyük önerim her zaman bu tip çok şey gösterip, hiçbir şey söylemeyen filmlerden kaçmanız olacaktır...

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|