Animenin David Lynch’i: Satoshi Kon

Animeyle pek alakası olmayan, Uzak Doğu’ya sinema anlayışı olarak da bir hayli uzak olan kesimin büyük ihtimalle bildiği tek bir isim vardır, o da Hayao Miyazaki. Eserlerinin müthiş görselliği, inanılmaz hayal gücüyle dimağlarımızı alt üst eden Miyazaki, Batı’nın ilgisini cezbetmeye devam ediyor ve onlar için bir Tim Burton olma yolunda ilerliyor açıkçası. Yarattığı karakterler, farklı dünyalar, onlara Burton’ın masalımsı atmosferini anımsattığı için, bu dünyaya pek de hakim olmadıklarından ustanın eserleri onlara daha sıcak, daha alışılmış geliyor; durum böyle olunca anime deyince üzerine konuşabilecekleri tek isim de Miyazaki oluyor haliyle.

Fakat anime aleminin derinliklerine fazla dalmamış ama kıyısından köşesinden olaya dahil olmuş kişiler için Satoshi Kon ismi de en az Miyazaki kadar aşinadır. Hatta Miyazaki bir fenomen olma yolunda ilerlerken, Spirited Away ile aldığı Oscar sonrasında iyice kaşarlanmışken biraz daha kenarda kalmış olan Satoshi Kon, bu bahsettiğim kesim için daha özel bir yerde durmakta. Yönetmenliğinden de önce çok çok iyi bir senaryo yazarı olan Satoshi Kon’un filmleri gücünü görselliğinden ziyade, en azından son filmi Paprika’ya kadar, derinlikli hikaye anlatımından alır. Satoshi Kon, her filminde farklı bir türün, farklı bir hayal aleminin içine dalıp onun en uç noktalarında gezinen bir adam olduğundan, ben böylesine aşmış bir adam hakkında “usta, şurada şunu anlatmak istemiş” diyerekten atıp tutacak kadar nitelikli bir bilgiye sahip değilim. O açıdan eserleri üzerinden giderek niye bu adamı “usta” olarak nitelendirdiğimi anlatmayı seçtim. Tabii ona bu sıfatı veren bir tek ben değilim hiç şüphesiz.


Yönetmenin ilk filmi, aynı zamanda benim için filmleri arasında en tepede duranı “Perfect Blue”dan başlarsak David Lynch benzetmesi de yerine oturacaktır. CHAM! isimli bir pop grubunun esas kızı Mima, menajerinin baskısıyla müzik kariyerini bir kenara bırakıp televizyon dizilerinde şansını denemeye karar verir. Grubu bırakmasından rahatsız olan fanatik bir hayranının Mima’ya verdiği rahatsızlık, Mima’nın ufak rollerden kurtulmak için dizide bir tecavüz sahnesinde oynamasıyla iyice kontrolden çıkar. Mima’nın adına açtığı bir internet sitesinde onun ağzından günlükler yazan kişinin sürekli peşinde olduğu gerçeğiyle yaşamaya çalışan Mima, bir süre sonra gerçekle sanal/rüya olan arasındaki ayrımı yapamayacak duruma gelir. Tam da bu noktadan sonra filmin kendisi de gittikçe kontrolden çıkar ve gayet anlaşılır hikaye akışı, yerini rüyaların, gerçeklerin, dizi setinin, hayallerin, paranoyanın iç içe geçtiği bulanık bir anlatıma bırakır. Yani Kon yapacağını yapar ve ana karakter Mima gibi bizim de gerçeklik algımızı tamamen bozar. Neyin gerçek neyin rüya olduğunu kestirmekle anlayamadığımız film, son dakikalarında gerilimi iyiden iyiye tırmandırarak çarpıcı bir finalle de resmin altına imzasını atar. Filmin sinema tarihindeki en rahatsız edici finallerden biri olduğuna kanaat getirdiğim sonunu öğrendiğimizde geriye dönüp bir daha izlemek farz oluyor. Ancak ikinci izleyişte taşların yerine oturmasına izin veriyor çünkü yönetmen.

Perfect Blue’dan sonra yaptığı ve en az önceki film kadar başarılı olan “Millennium Actress”te, bu sefer seneler önce film çekmeyi bırakmış ve inzivaya çekilmiş Chiyoko isminde ünlü bir aktristin anılarına götüren yönetmen, bizi yeniden “gerçek mi?”, “hayal mi?” ikilemiyle baş başa bırakıyor. Fakat ikisi arasındaki dengeyi öyle güzel sağlamış ki, biz kadının gerçek hayatından kesitleri mi izliyoruz yoksa filminden sahneleri mi çözemesek de umursamıyoruz. Ayrıca filmin dramatik yapısı da bir hayli sağlam. Kendisine bir anahtar ve onu geri almak için tekrar karşılacaklarına dair söz veren, hayatında iki kez karşılaştığı bir adamın izini süren Chiyoko’nun dramından etkilenmemek mümkün değil.
Uzun aralıklarla film çeken Kon, sonraki filmi Tokyo Godfathers için izleyiciyi 3 yıl kadar bekletiyor ama sonuç müthiş. Yönetmenin işleri arasında belki de görünüm olarak en sıradanı. Yani bu sefer bilinçaltımızın derinliklerine inmeyen, psikolojik çözümlemeler yapmaya çalışmayan ve takip edilebilir bir hikaye var karşımızda. Hikayeden ziyade bu sefer karakterlerin ön plana çıktığı Tokyo Godfathers, Noel Arifesi’nde üç evsizin yaşadıklarına odaklanıyor. Arka planında toplum dışına itilmiş karakterleri (evsiz, travesti, evden kaçan kız) ele aldığı için, Kon’un belki de çaktırmadan en fazla sosyal mesaj verdiği filmi. Yine kadın karakterler üzerine kurulu olmasının yanı sıra; ilk iki filmde görmediğimiz yoğun bir annelik temasını da alt metin olarak önümüze koyar: evden kaçmış genç kızın bir bebeğe bakmak zorunda kalması; anne olma hayali kuran bir travesti gibi gibi...


Satoshi Kon’un son işi, belki de gösterildiği festivallerin fazlalığı nedeniyle en fazla bilineni Paprika’ya gelmeden önce araya sokuşturmak istediğim bir işi daha var: O da anime serilerini yakından takip edenlerin iyi bildiği “Paranoia Agent”. 13 bölüm olarak televizyon için hazırladığı seri, Perfect Blue sonrasında göremediğimiz Kon’un psikopat yüzünü bize tekrardan gösterdiği işi oldu. Elinde altın yamuk bir beyzbol sopası, kafasında beyzbol şapkası ve ayağında altın patenleriyle Tokyo sokaklarında kendine kurban arayan bir saldırganımız var. Üstelik kurbanlar tarafından anlatıldığına göre, bu ilkokul seviyesinde küçük bir çocuk. Kon, bir yandan şiddet uygulayan kişiyi ilkokul çağında bir çocuk olarak gösterip gençler arasında artan şiddet eğilimine dikkati çekerken, bir yandan da bizi gerim gerim gererek yine kafamızı karıştırıyor ve son bölümlerde olayı sadece kriminal bir olay olmaktan çıkarıp çok daha büyük bir resmin parçası olduğunu göstererek ağzımız her zamanki gibi bir karış açık bırakıyor.


Gelelim diziden 2 yıl sonra çektiği, Venedik ve New York Film Festivali dahil olmak üzere birçok festivalde gösterilen son filmi Paprika’ya. Ülkemizde de 26. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen film, Satoshi Kon’a aslında çok daha önce hak ettiği itibarını kazandırdı. Oldukça beğeniyle karşılanan Paprika’da gene hayal alemine dalıyoruz. Daha önce de belirttiğim gibi öncekilerden görsellik olarak çok daha ileri bir noktada duruyor. Bilinçaltının bu sefer en derinlerine inen yönetmen, görsel anlamda ilk defa bu kadar tatmin edici bir iş sunuyor. Konumuz aslında pek de derin değil. Dr. Tokita, güçlü bir psikoterapi cihazı olan DC-Mini’yi icat etmiştir. Cihaz, onun kullanan kişinin başkalarının rüyalarına girmeye olanak tanımakta; böylece bazı psikolojik sorunlar çözülebilmektedir. Fakat her zaman olduğu gibi bu icadı kötü amaçlarla kullanmak isteyen birileri muhakkak vardır. Konu basit olsa da kahramanlarımızın rüyalarına girip çıktıkça, takip etmemiz yukarıda da bahsettiğim örneklerdeki gibi zorlaşıyor. Bu yüzden boş bir kafayla, pür dikkat izlenmesi gerekiyor. Bir şaheser olmasa da Kon’un sesini duyurmasına vesile olduğu için en azından Paprika’nın çekildiğine sevinmemiz lazım.


Eğer, Kon’a başlayacaksanız Perfect Blue gibi damardan bir animeyle başlamanız daha hayırlı olacaktır. İyice kafanız karışıp allak bullak olursanız, yönetmenin diğer işleriniz izlemek de daha kolay bir hal alır. Normalde böyle karışık ve bulanık bir anlatım izleyiciyi değil animeden sinemadan bile soğutabilecekken Kon, seyircinin anlamasa da filmlerine bayılmasını sağlıyor. Kendisinin belki de tek kötü özelliği projeleri arasında en az iki yıl bırakması. Biz Paprika’dan bu yana kendisinden bir şeyler beklemekteyiz ama hala Kon cephesinden ses seda yok maalesef. Umarız en kısa zamanda gene bizi allak bullak edecek bir projeyle geri döner. Kişisel fikrim, animeyle ilgiliyim diyorsanız Kon’u kesinlikle ve kesinlikle es geçmemeniz. İnanın onun Lynch’vari (biraz daha anlaşılır bir Lynch) filmlerine daldıkça içinden çıkmak istemeyecekseniz.

 



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010