Röportaj - Vintage Biscuit/ Değer Bakır

İnternet âleminin vazgeçilmez ve bir o kadar kaçınılmaz olgusu olan bloglar moda için büyük şans. Özellikle de yazarlığı iyi yapılıyorsa. Geçtiğimiz sayıda İsveç bloglarında bu işin oldukça iyi ve yoğun yürüdüğünden bahsetmiştik. Türkiye’de yok mu böyle bloglar? Türk uyumaz ve rahat durmaz… Tabii ki var!

Vintage Biscuit bu işi 3 yıldır en iyi götüren bloglardan. Blog sahibi Değer Bakır kendi dünyasını ortaya koyduğu blogunda diktiklerini, giydiklerini, sevdikleri veya sevmediklerini, dinlediklerini kısacası hissettiği ve o güne ait her şeyi yazıyor.

Blog içten diliyle diğerlerinin arasından sıyrılıp kendisini bize uzun zamandır takip ettiriyor ve ‘Kim bu kız?’ motiviyle beni (Ezgi) ve Elif’i kavurucu bir Pazar akşamüstünde taaa Kadıköy’e, ‘moda ve moda blogu’ merkezli (geyik bonuslu) keyifli bir sohbete götürüyor.

-- Blog açma fikrinin çıkış noktasını her zaman merak etmişizdir. Evde otururken sıkılıp ‘Hadi moda blogu açayım!’şeklinde başlamamışsındır sanıyoruz. Bu işe 2005 Aralık ayında başladığında amacın neydi? Moda bilgini, tecrübeni paylaşmak mıydı yoksa tasarımlarını tanıtmak, insanlar tarafından tanınmak mıydı?

Bence tek bir amaçla açılan bloglar kısa ömürlü oluyor. ‘Sadece moda yazayım’ veya ‘Sadece yemek yazayım’ mantığıyla başlayan bloglar bir süre sonra kapanıyor. Ben yalnızca bilgisayarı açıp Blogger’ı tıklayıp istediğim şeyleri yazıp, istediğim fotoğrafları koyuyorum yani o gün neysem o. Bu yüzden zaten sadece moda yok müzik de var, her şey var. Ne hissediyorsam onu koyuyorum bloga. Yani kesinlikle bir amaçla planlı bir şekilde başlamış bir şey değil.

--Zaten bu kadar çok ziyaretçinin olması da buna bağlı sanıyoruz değil mi? Dünyanın her yerinden günde 1000-1500 kişinin ziyaret ettiği bir blogda samimiyetin payı büyük diye düşünüyoruz

Kesinlikle bundan, başka hiçbir şeyden değil bence. Aslında ilk başta bu samimi dil çok tepki aldı. Çünkü ben başladığımda şöyle bloglar vardı: ‘Bugün cafeye gittim, bir kola içtim’ gibi… Ben biraz daha farklı şeylerden bahsedince bir tepki de oldu. Sinir olanlar da oldu, çok sevenler de. Örneğin bir markadan bahsedince ‘Ukala mısın, nasıl marka ismi verirsin?’ gibi tepkiler geldi. Sonuçta moda yazıyorum ve marka ismi vermek durumundayım. Yani bir dönem böyle uçlarda gitti ama sonra alıştılar.

--Blogda ilk başlarda sanki daha ağırlıklı olarak modayla ilgili post’lara rastlıyorduk. Bu yine senin ruh haline bağlı gelişen bir şey değil mi? Özel bir sebebi var mı?

Kesinlikle öyle. Mesela 2005’e gittiğinde iyice farklıdır post’lar. Sonuçta düşünsenize ben burada hayatımı paylaşıyorum Sonuçta bu da sanal bir günlük ve 3 yılda ben de büyüyorum, değişiyorum ve bu sürece tanıklık ediyorlar. Zevklerim, tercihlerim değişiyor ve bloga yansıyor bu doğal olarak.

--Blogundan da bildiğimiz gibi bir vintage tutkunusun. Bu tutku veya koleksiyon yapmak, böyle bir tarz oluşturmak nasıl başladı senin için?

Çocukluktan başlayan bir şey… Çocukluk fotoğraflarıma bakıyorum mesela en ‘kokoş’ benim! Toplu doğum günü fotoğraflarında filan en berbat benim ama bana göre çok güzeldi. Küçüklükten gelen bir şey yani… Sonra yavaş yavaş toplamaya başladım işte… Önce annemin gözlükleri, sonra çevredekilerden, akrabalardan, sonra arkadaşlarımın ailelerinden derken iş büyüdü. Yurtdışındaki bu işin profesyonelleri ile internet ortamında bir araya gelmeye başladık, gruplar oluşturduk. İnternet ortamında takasa gittik vs.

-- Kişiye özel butik işler yaptığını ve Avrupa’daki gibi bir e-store mantığında satış yaptığını okumuştuk… Peki, bu işi devam ettirmeyi planlıyor musun ve nasıl?

Böyle bir şey yapmıştık ve oldukça da ilgi görmüştü. Ama o sayfamı durdurdum ve ben orda Vintage Biscuit adıyla satışa girmedim zaten. Biraz nabız yoklama amacıyla başka bir sayfa açıp Avrupa üzerine satış yapmıştım evet. Şu anda daha profesyonel ve kapsamlı bir sayfa da yolda zaten… Bunun için dikişleri yani malları arttırmaya bakıyorum. Bu işte çok iyi paralar döndüğü de bir gerçek çünkü yurtdışında özellikle Avrupa’da gençlerin giyimi tamamen değişti artık farklı şeyler arıyorlar ve bunlar genelde el emeği şeyler…

--Bunun için çalıştığın bir ekibin var mı yoksa tamamen senin tasarımların mı olacak?

Tasarım ekibini oluşturduk. Yeni bir yeri de düzenliyoruz ve yakında yeni yerimize de geçeceğiz zaten. Ekip olarak çalışıyoruz yani. Ama bu ekipte grafik tasarımcı da var, moda tasarımcısı da var, mahalle terzisi de… Yani oldukça kapsamlı…

--Yani bu bir şekilde bir markalaşma süreci mi senin için?

Daha profesyonel. Çünkü artık stil danışmanlığı işine girmek, televizyona atlayıp dizi veya kliplerde daha profesyonel işler yapmak istiyorum. Bu yüzden aslında bir ekip oluşturmaya başladık çünkü o noktada dikme vs. anlamında ortalık biraz karışacak…

--Peki, bu konuda aldığın bir eğitim var mı moda tasarımı üzerine yoksa tamamen içten gelen bir şey olarak mı başladın?

Eğitim aldım ancak bu işin eğitimle olacağını düşünmüyorum. Bir çizimin, bir karakalemin, kafandaki modelin kâğıda aktarılmasının veya dikişin sadece eğitimle olacağını düşünmüyorum. Çünkü Türkiye’de şöyle bir şey var: Herkes moda okuyor ama zengin bir koca bulup Nişantaşı’nda dükkân açmadıkça bu iş yürümüyor. Onların yapmadığı şeyleri yapacaksın internet üstünden vs. yürüteceksin ki bir şeyler yapabilesin. Gerçi benim hitap etmek istediğim kesim de Nişantaşı kesimi değil, daha alternatif tiplere hitap edip diktiklerimi onların üzerinde görmek istiyorum ben.

-- Peki, müziğin tasarımlarında herhangi bir etkisi var mı? Çünkü blogda gittiğin konserlerden bahsediyorsun, şarkı linkleri veriyorsun vs…

Çok etkisi var. Alternatif rock ve Londra’dır benim için olay… Zaten Londra’daki Sokak modasından ilham alıyorum. 60’ların izleri çünkü hala Londra sokaklarında, Twiggy modası örneğin… Dinlediğim şeylere göre beynimde yarattığım tip tamamen değişiyor. Örneğin, rock’ın içine pop karışıyorsa daha çok 80’lere kayıyorum.

-- Aslında İngiltere’deki ‘high street’ markaları da artık müzikten ve sokaktan etkileniyor. Ancak o bile bizdekine göre alternatif duruyor…

Kesinlikle öyle. Bu iş için 1.Londra 2.Tokyo zaten. İlerde Tokyo bu işin başını çekecek bence…

--İskandinav ülkeleri de başarılı bu işte bizce…

Evet. Özellikle bloglarda çok iyiler. Ben mesela bloglar arası sataşmalar filan olduğunda ‘Bırakın herkes istediğini yazsın’ diyorum çünkü herkesin söyleyecek bir şeyi olmalı bence. Onlarda öyle bir blog yüzdesi var ki inanılmaz… Kızlı erkekli herkes yazıyor ve gerçek anlamda bir günlük şeklinde gidiyor. Türkiye’de ise ‘Aaa parası var, kıyafet alıyor, kıyafetlerini gösteriyor!’ gibi görülüyor. Bir ayakkabı veya çanta koyduğumda bana ‘Ayakkabın var tabii koyarsın!’ gibi mailler geliyor. Böyle bir mantık olabilir mi? Üstelik bunu blogu okuyan insanlar yapıyor. Oysaki amacım yol göstermek. Yani o ayakkabıyı koyduğumda bana ‘Nereden aldın?’ diye dönen birçok insan oluyor.

--Aslında az önce cevabını aldık diyebiliriz ama seni ve tasarımlarını en çok etkileyen dönem nedir?

60’lar…Bebe yakalar, renkli çoraplar… Ama bir yandan da geleceğe de açığım, karıştırmayı seviyorum. Ağırlıklı 60’lar ve 80’lerin kimisine göre iğrenç takıları, dar pantolonlar…

-- Disco punk tarzı filan yani… Peki, müziğin etkisinden bahsettik ama neler bunlar? Kimleri dinlersin?

Muse, Placebo ve Coldplay severim. HIM çok dinlerim. Mesela her sabah HIM dinlerim, her sabah işe başlamadan onu terapi gibi almam lazım. Ve büyük bir Björk fanıyım.

-- Konseri nasıl buldun?

Hayal kırıklığıydı bence. Kimse eşlik edemedi ve o da o moda giremedi, seyirci de iyice koptu vs… İyi değildi yani bana göre…

-- Pekâlâ, çok teşekkürler Değer. Güzel sohbet oldu.

Ben teşekkür ederim.

http://vintagebiscuit.blogspot.com/

Not: Sohbet Björk’den sonra nerelere gitti tahmin edebilirsiniz tabii! Bu yüzden röportajın sonları ‘editlenmiştir’ efendim…

 

Fotoğraf:Şafak Albayrak


ezgi

Anasayfa>>
Moda Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda | Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010