Bonneville
Malesef ki yaz sezonu vizyonu da vurduğu için, Kara Şövalye kasırgasının ardından pek de ilgi çekici olmayan filmlerin bulunduğu kısır bir haftayı yaşıyoruz. Şüphesiz ki, 30 yıl sonra yenilenmiş haliyle yeniden beyazperdeye çıkarılmış olan Apocalypse Now’ı defalarca izlemiş olan bir seyirci bile şu filmler arasında hiç düşünmeden parasını ona bayılacaktır. Yani vizyonun toparlanması için Eylül’e kadar sabretmemiz gerecek anlayacağınız. Bonneville, “şu kısır haftada ilaç gibi gelmiş bir yapım” demeyi çok isterdim fakat her yanından orta yaşlı ev hanımlarından başka bir kitleye hitap edemeyeceği belli oluyor açıkçası.
Zaten izlemeden üç aşağı beş yukarı neyle karşılaşacağımızı tahmin ettiğimiz Bonneville’i annem izlese eminim çok da büyük keyif alırdı ama benim için bir tanesi sürekli ölen kocasından bahseden üç yaşlı kadını izlemek pek de ilgi çekici değil tahmin edersiniz. İş icabı gidip izlediğim filmi başarısız olarak nitelemek de haksızlık olur. En nihayetinde kendi jenerasyonlarının en iyilerinden olan üç kadın oyuncunun bir arada olması gibi bir torpili var kafadan.
Arvilla, kocasını yeni kaybetmiştir. İsteği üzerine kocasının kemiklerini yakıp küle çeviren Arvilla, son bir şey daha yapıp kocasına verdiği sözü yerine getirmeye kararlıdır. Küllerini gökyüzüne savuracaktır. Bu planı nemrut suratlı üvey kızı tarafından engellenir. İlle de babasına cenaze töreni düzenlemeye kararlı olan bu nalet kadın, Arvilla’yı şayet külleri getirip adam akıllı teslim etmezse kocasıyla 20 sene oturduğu evden atmakla tehdit eder. En yakın iki arkadaşını da alıp kocasının eski arabası Bonneville ile yollara dökülen Arvilla, eşiyle gittiği yerleri birbir ziyaret ederek hayatının macerasını yaşayacaktır.
Beklediğimiz dostluk temalı hikayenin yanında bu sevdiğiniz birini kaybetmeyi kabullenmenin hikayesi aynı zamanda. Üvey kızının inadına rağmen gittiği yerlere eşinin küllerini savuran Arvilla, birine elveda demenin ne kadar zor olduğunu etkileyici bir biçimde gösteriyor göstermesine de bir yerden sonra artık bayıldığımı da söylemem lazım. Bereket versin, Jessica Lange’in karakterin ağırlığı altında ezilen iç bayıcı performansının yanında Kathy Bates’in eğlenceli karakteri duygusal havayı yumuşatıyor. Şahsen oldum olası çok beğendiğim Joan Allen ise yüzümü kara çıkarmamış ve kafayı Mormonlukla bozmuş soğuk, fazla kuralcı Carol rolünde filmdeki en doğal performansı sergilemiş. Yavaş yavaş kurallarını yıkmasını ve o donukluğunu kaybetmesini izlemek ise ayrı bir keyif verici.
Eğer yaptırdıysa estetiği yüzünden, yaptırmadıysa yaşlandığından olacak herhalde, Jessica Lange yüz mimikleri konusunda ciddi anlamda sorun yaşıyor. Garip yüz ifadesine uzun süre alışamamamın yanı sıra filmin anlatıcısı olarak da başarısız kendisi. İçinde anlatıcısı olan filmlere özel bir sempati duyuyor olmama rağmen, bu seslendirmeyi yapan kişinin ses tonuna ve anlatımına bağlı olarak filmin son derece sinir bozucu bir hal aldığını kabul etmek lazım. Kate Winslet’ın oynadığı Little Children filminden de tam olarak bu nedenden ötürü pek hoşlanmamış biri olarak aynı şeyi ikinci kere bana yaşatan Bonneville ile ilgili de pek iyi şeyler söyleyemiyorum haliyle. Arvilla’yı canlandıran Jessica Lange, belki iyi bir oyuncu ama kesinlikle iyi bir hikaye anlatıcısı değil. Anlatımı bizi içine çekmediği gibi filmin akışını da baltalıyor.
Çok uzatmadan özetlersek, basit bir tanımla, Bonneville sıcak, duygusal yer yer eğlenceli bir yol filmi (hoş her arabaya atlayıp giden karakteri olan filme de “yol filmi” tanımı da yapıştırmak doğru değil ama, öyle diyelim). En azından önce de bahsettiğim orta yaşlı hanımların pek bir keyif alacağından eminim.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|