Capturing the Friedmans
Belgeseller çoğunlukla bir olayı aydınlatmak, bir olay ya da bir şey hakkında daha fazla bilgi vermek üzerine yapılır. Size düşünme fırsatı vermez, hemen ortaya kanıtları çıkarır ve sizi ikna eder. Fakat bu belgesel böyle değil. Sizi ikna etmek gibi bir derdi yok. Tek derdi Friedman Ailesi'nin başından geçenleri, olabildiğince objektif bir biçimde ekrana yansıtmak ve sizi düşündürmek... Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veren belgesel değil, sizsiniz.
Yönetmen Andrew Jarecki, New York'ta palyoçalar hakkında kısa film çekerken, New York'un en çok kazanan palyaçosu, aynı zamanda Friedmanlar’ın en büyük ağabeyiyle tanışır. Kısa sürede dost olurlar ve Andrew Jarecki, onlar hakkında bir belgesel yapmaya karar verir. Peki bu ailenin önemi nedir ki belgesel çekilsin?
Friedmanlar'ın yaşadıkları, Amerika'nın çözülmesi en zor davalarından biridir... Amerika'da sıradan bir orta sınıf ailesi olan Friedmanlar'ın çarpıcı hikayesi, ailenin babası Arnold Friedman'ın ve oğlu Jesse'in (üç kardeşler) yaşları 7 ile 12 arasındaki 140 çocuğu taciz ve tecavüz ettiği gerekçesiyle, bir şükran günü, polislerin kapıya dayanmasıyla başlıyor. Arnold, bilgisayar dersleri veren, dışarıdan normal görünümlü bir insandır. Fakat bu soruşturma geçmişinde saklamak istediği bazı hataları ortaya çıkarır. Evet, eskiden iki erkek çocuğa tacizde bulunmuştur. Fakat onun dışında hiçbir şey yapmamıştır ve Jesse gibi suçsuz olduğunu söylemektedir. Belgeselde avukatlar, investigator, Friedman ailesi ve tecavüz kurbanları ile görüşülmüş, ifadelerdeki çelişkiler birbir ortaya çıkarılmış. Çocukların, taciz edildik, edilmedik, sınıfta bulunanların olaylara şahit olduk, olmadık şeklindeki ifadeleri, polisin çocuklara yaptığı baskılar bir bir gözler önüne serilmiş. 1987 yılındaki tüm bu suçlamalar ardından babanın evden, hapishaneye gidişini küçük kardeşin elindeki kameradan izliyoruz. Filmin %40'ı gerçek görüntülerden oluştuğu için hem persfektif hem de daha gerçekçi bir iş çıkmış ortaya.
Belki belgesel bittiğinde kafanız biraz karışmış, suçsuz ya da suçlu olduklarına dair karar veremez hale gelmiş oluyorsunuz. Suç ve ceza, hukuk sisteminin ilerleyişi hakkında derin ama sessiz bir düşünceye kapılıyorsunuz. Hukukun işleyişine dair izlediğiniz bu kesit, kişi de ardından sorgulamayı getiriyor. Beyniniz filmin kanıtlarını bir bir toplayıp, mantıklı bir karar verirken, vicdanınız parçalanmış bir aileyi görünce "suçsuz onlar" diyor. Sonuçta kesin bir karar veremiyor, "suçlularsa az bile yaşadıkları", "suçsuzlarsa gerçekten bir aileyi mahvetmişler" diye düşünüyorsunuz.
Orta sınıf, normal bir ailede suç işlediği söylenilen iki kişinin, suçlu veya suçsuz olsa da toplumdaki yansımasını, hayatlarını nasıl etkilediğini anltıyor ve saygın bir öğretmen görünümündeki Arnold Friedman üzerine yoğunlaşıyor. Mahkeme sürecinde yaşanılanlar, aile içindeki fikir ayrılıkları, kavgalar kare kare kaydedilmiş. Başka bir hayatı olduğu anlaşılan Arnold'un, ailesindeki bu çelişkiler tam anlamıyla verilmiş, bu da belgeseli etkileyici kılmış.
Arnold Friedman tüm suçları kabul etmek zorunda kalıp, kabul edip, hüküm giyip, demir parmaklıklar ardına geçtiği zaman bir plan yapıyor. Kendisiyle birlikte oğlu Jesse'in de hayatını mahvettiği için kendini suçlu hisseden Arnold, kendisine sigorta yaptırıyor. Ardından intihar edip, 250 bin dolar bırakıyor Jesse'ye... Bu anda aslında oğulların babalarına verdiği değerden daha fazlasını babalarının onlar için beslediğini farkediyoruz. Bu bizim suratımıza tokat gibi çarpıyor, afallaştırıyor. Tabii ki filmin son sahnesini gördükten sonra da bir kaç gün kendimize gelemiyoruz.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>> |