The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor – Mumya: Ejder İmparatoru’nun Mezarı

İlk iki filmin hatrına izlediğim şu filmle ilgili iki çift laf etmenin şu anda bana nasıl lüzumsuz geldiğini anlatamam. Bir Hollywood filmi için bile bu kadar başarısız olması gerçekten takdire şayan. Korkarım ki dördüncüsünü de çekecekler ama ben bir daha sinemada para verip izlemek gibi bir kerizliğe düşmeyeceğim. Duydun mu beni ey Rob Cohen??

Kim ne derse desin ilk iki Mumya filmi gayet eğlendiğim macera filmleriydi. En azından adam akıllı birer “Mumya” filmiydiler. Bununsa nasıl olduğunu hazır Batman tartışması sürüp gidiyorken şöyle açıklayayım: Batman’in Tim Burton’dan alınıp Joel Schumacher’e devredildiğini öğrendikten sonra karşılaştığınız manzarayı hatırlayın. İşte ilk iki Mumya filmiyle bu yapılması tamamen bir hata olan üçüncüsü arasında öyle bir fark var. Stephen Sommers’ın ne kadar başarılı bir yönetmen olduğu tartışılır elbette, ama en azından bir Mumya filminde olabilecek kadar mantıklı bir hikaye sunup bunu da kalbür üstü görsel efektlerle süslemişti. İkincisi de aksiyonu ve filmin fantastik dozajını daha bir arttırmış olsa da Mısır gibi mistik bir diyarda fazla da sırıtmıyordu.

Artık İmhotep’le ilgili anlatacak bir şeyleri kalmadığını ve aynı tür üçüncü bir hikayenin seyirciyi sıkacağını düşünen yapımcılar, seti Mısır’dan alıp son zamanlarda Amerikan film endüstrisinin yeni gözdesi olan uzak doğuya taşımanın daha iyi olacağını zannetmişler. Neymiş, Çin daha egzotikmiş. Soğuk Himalayaları görmektense, yapımcıların aksine çok daha egzotik ve mistik bulduğum Mısır’ın sıcak çöllerini görmeyi tercih ederdim. Neyse konuya geçelim (ilginçtir filmin bir konusu var).

İkinci filmden 10 yıl sonra, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bulduğumuz Rick ve Evelyn O’Connell çifti, savaştaki bazı casusluklarının ardından işi gücü bırakmış, gayet sıradan ve sıkıcı bir hayat sürmektedirler. Güya okuyor sandıkları, kazık kadar olmuş oğulları Alex, Çin’de kazı yaparak binyıllar önce Zi Juan isminde bir kadın büyücü tarafından taşa çevrilmiş eski bir Çin imparatorunun–hadi filmin dediği gibi olsun-mumyasını aramaktadır. Alex’in kazı çalışmaları için gittiği Şangay’da ne tesadüf ki dayısı John da İmhotep isminde bir bar açmıştır. Şu işe bakın ki oğullarının nerede olduğunu bilmeyen Eve ve Rick çiftinden de pandorunun kutusu tarzında antik bir parçayı Şangay’a götürmeleri istenir (Allah Allah tesadüfün böylesi). Şangay’a giden çiftimiz, oğulları ve dayıyı da ekibe katarak yanlışlıkla uyandırdıkları –Allahım gene aynı kelimeyi kullanmak zorundayım-mumyayı durdurmaya çalışırlar, falan filan fıstık...

Elimizde üç başlı ejdere ve ateş, su, toprak (odun lafı da geçti altyazıda. Cem Yılmaz’a saygı duruşu yapmışlar sanırım) gibi elementleri kontrol edebilen, güya bir mumya var. Üstüne bir de topraktan oluşan ordusu ve Çin Seddi’nin yapımı sırasında can veren ve altında gömülü olan zombi ordu da eklenince filmin yaratık kontenjanı doldu zannediyorsanız, Himalayalar’dan inen yardımsever Yeti’leri görene kadar bekleyin. Mantıklı senaryomuz, kral tarafından sarayında bıçaklanan Zi Yuan’ın Yeti’ler tarafından kurtarılması ile devam ediyor. Bilmem kaç bin km aşağıda bıçaklanan kadıncağız, nasıl olmuşsa o can havliyle Himayalar’ın tepesine çıkmayı başarmış. Daha fazla sinirimi bozup yorum yapamayacağım, üç beş bir şey de oyuncularla ilgili söyleyeyim.

O sırada başka bir film çekeceği için bu filmde oynamayan –ki izledikten sonra “ne iyi etmişim” diyeceğine adım gibi eminim- Rachel Weisz’ın yerine Mario Bello’yu getirmişler adam kalmamış gibi. Aslında gerçekten kendisinin çabasını takdir ediyorum fakat ne yazık ki kendisi bir Rachel Weisz değil. Olmasını da beklemiyoruz gerçi ama film boyunca kendi kendimi onun Evelyn olduğuna inandırmaya çalışsam da, her gözüktüğü sahnede Evelyn olduğuna inanmamı imkansız kıldı. 2 filmden sonra Rick rolünde artık oturmuş olan Brendan Fraser ile de aralarında zerre kimya yok malesef. Gene de Fraser fena değil, fakat 12 yaşındaki bir çocuğun elinden çıkmış gibi duran şapşal diyaloglar konusunda da yapabileceği bir şey yok.

Seriye taze kan getirsin diye alınan ve film takvimi çakışmasına rağmen Rob Cohen’in “ille de Jet Li olsun, çamurdan olsun” diyerek kadroya aldığı Li, filmin sadece başında ve sonlarına doğru gözüküyor. Filmin geri kalanında ise çamur adam olarak bilgisayar efekti haliyle görüyoruz kendisini. Az gözüken Jet Li, kısır dövüş sahneleriyle de bir şey sunamıyor pek fazla. Kaplan ve Ejderha’dan bu yana takip ettiğim Michelle Yeoh, belki de filmin tek artısı.

Keşke mumyayı mezardan hiç çıkarmasaydın sevgili Cohen diyor; sizi bilmem ama ben fazlasıyla Stephen Sommers’ı özledim diyerekte bu gereksiz filmle ilgili gereksiz uzun yazıma son veriyorum.  

 



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2008