







|
Rock Werchter 2008 - Gökhan
Festival Fotoğrafları:http://resetthefestivals.blogspot.com/
1. Gün
Perşembe sabahı saat 11. Önceki gece, sabah uçağı kaçırırım endişesiyle hiç uyumayan bünyem, uçaktan indiğinde yorgunluk hat safhaya ulaşmış, fakat harikulade bir festival izleyecek olmanın heyecanı içinde bu durumu hiç sallamamaktaydı. Werchter’ e gitmeden önce birkaç saat Brüksel’ de dolaşmış, bu arada kamp alanındaki arkadaşlardan kamp alanlarının dolmak üzere olduğunu öğrenmekteydik.
Saat 2-3 gibi Brüksel’ den Louven treni ile 15 dakikalık bir yolculuk yapıyor, oradan da dakika başı kalkan otobüslerle Werchter’ e gidiyorduk, etraftaki binlerce müziksever gibi. Otobüsten indiğimizde bizi iki tarafı ağaçlı uzun bir yol karşıladı. Biz tabi kamp ve festival alanını bizim buradaki gibi iç içe düşündüğümüz için ilk kamp alanı A4’ ü gördüğümüzde daha festival alanına 20 dakikalık bir yol olduğunu bilmiyorduk. A4, A3 derken A2’ de çadırlarımızı kurduk. Bu kamp alanlarının teki, bizim buradaki toplam kamp alanlarına yakın bir büyüklükte. A, B ve C olarak ayrılan kamp alanları ile toplamda 12 tane kamp alanı, az önce bahsettiğim uzun ve ağaçlı yolda sıralanmış durumdalar. Yol boyunca sağlı sollu bira ve yemek standları, hatta ufaktan bir carrefour bile var. Festival alanı ise bu uzun yolun ortasında ayrı bir bölgede konuşlanmış durumda.
Çadırlarımızı A2’ ye kurduktan sonra festival alanına gidip artık müzikle bütünleşmek istiyoruz. Festival alanı girişinde hayatımda gördüğüm en geniş ve kalabalık sırayı görüyorum. İçeri girmemiz 45 dakikayı bulmakta. Bizi ilk karşılayan grup ise ana sahnedeki Counting Crows. Counting Crows’ u pas geçip, ikinci sahneye Vampire Weekend izlemeye gidiyoruz. İzlediğimiz son yarım saatlik bölümde grup debü albümlerinden biribirinden güzel şarkılarla bizim için festivalin açılışını yapıyor.
Rock Werchter’ in bu seneki line-up’ ı senenin en iyi line-up’ ı. Birbiriyle çakışan bir çok grup var. Bunlardan ilkini henüz festivalin başında yaşıyoruz; The National veya Mika. The National’ ın İstanbul konserini kaçıran biri olarak ikinci sahneye doğru yol alıyorum ama üzerimde, ana sahnedeki Mika’ nın performansını izlememiz için bir baskı var. The National’ a 15 dakika takılıp ana sahneye doğru yol alıyoruz. İki sahne arası çok fazla mesafe olmaması nedeniyle bu mekik dokumalarda fazla zaman kaybetmedik festival boyunca. Mika konseri ilk günün en iyi performanslarındandı. Hele konserin ortasında sahnenin arkasından üzerimizi gelmekte olan koyu gri bulutların sağanak yağmuru başlatmasıyla birlikte konser bir anda cümbüşe dönüştü. Her insanın yaşaması gereken bir şov vardı o gün Mika konserinde.
Yağmur beklediğimizden erken gelmişti ve bizler de hazırlıksız yakalanmıştık. Lenny Kravitz konserinin ilk yarım saatlik bölümünden fedakarlık yapıp çadırlarımızın yolunu tutuyor, üzerimize bir şeyler alıp tekrar festival alanına geliyorduk. Festivalin ilk günü sold-out olmuştu ve bunun etkisi ilerleyen saatlerde fazlasıyla hissediliyordu. Lenny Kravitz birbirinden popüler şarkılarını seyircilere hep bir ağızdan söyletti ve İstanbul konseri öncesi nasıl bir şov sergileyeceğini göstermiş oldu.
Lenny Kravitz’ in ardından ana sahnede R.E.M. çıkacaktı, fakat aradaki boşlukta ikinci sahnede Soulwax vardı, biz de oraya doğru hareketlendik. Soulwax, yine ilk günün en iyi şovlarından birini sergiledi. Orada bulunduğumuz 20 dakikalık bölümde yorgun olmamıza rağmen sürekli dans ettik. R.E.M. konseri başlamak üzereydi, ama aklımız da Soulwax’ te kalmıştı. İlk günün headlinerı olan R.E.M., bunun hakkını sonuna kadar verdi. Son albümü Accelerate’ den ve eski popüler şarkılarından oluşan setlistiyle ve görsel şovuyla dünyanın en büyük gruplarından biri olduğunu bir kez daha kanıtladı. 4 Ekim tarihinde Pozitif organizasyonuyla Türkiye’ ye gelecek olan R.E.M. i sakın ola kaçırmayın.
Sıra kimyasal kardeşlere gelmişti. Ana sahnede saat 01.30’ da ancak başlayan konserde The Chemical Brothers, özellikle görsel şovuyla müzikseverleri kendinden geçirdi. Yorgunluktan neredeyse yığılıp kalmak üzereydik ama dans etmeden de duramıyorduk. Konserin bitmesine yakın artık pes ettik ve çadıra ulaşmak için bizi bekleyen 15 dakikalık yola startı verdik.
Top 3
R.E.M.
Mika
The Chemical Brothers
Kaçırdığıma üzüldüğüm:
Soulwax
The National
2. Gün
İlk günün yorgunluğu ikinci gün kalktığımızda kendini bel ve bacak ağrısı olarak gösteriyordu. Kamp alanının banyo bölümüne doğru yola koyulduk ve önceki günün pisliğini az da olsa bedenimizden temizledik. Orada ilk fark ettiğim şeylerden biri, insanların bir anda bilinç dışı bir şekilde sıraya girmeleri oldu. Yemekte, tuvalette veya muslukların olduğu bölümde sürekli tek sıraya giriyordu insanlar.
İlk gün festival kitapçığı kalmadığı için bir an önce festival alanına gidip kitapçığı elimize alarak günün programını yapmak istiyorduk. Saat 11’ de festival alanına geldiğimizde bir önceki geceden kalan tüm çöpler temizlenmişti, yağmurun çamur yaptığı bölgelere halı konmuştu veya kum dökülmüştü. Her şey olması gerektiği gibiydi. Bir kez daha takdir ettim.
Sanırım festivale gidince insan biraz tembelleşiyor. Gitmeden önce tüm performansları izlerim diye gidiyorsunuz ama sahnede The Black Box Revelation varken, “aman be ne izlicem, biraz dinleniyim sonra My Morning Jacket' ı izlerim” diyosunuz. Birkaç gündüz performansını bu şekilde pas geçtik ve ikinci günün açılışını ikinci sahnedeki Ben Folds ile yaptık. Babyshambles izlemek için heyecanlanlıydık ama maalesef sarhoş Pete yüzünden bu konser iptal olmuştu. Ben Folds’ un ardından epey izlemek istediğim My Morning Jacket yine aynı sahnede yerlerini aldı. Yeni çıkan son albümleri Evil Urges’ ten ağırlıklı olarak parçalar çaldılarsa da, ara ara eski şarkılara da yer verdiler. Konserden sonra içki ve yemek molası nedeniyle Jay-Z’ ye fazla tanık olamadık. Bir de iki sahne haricinde ara sıra perdelerini kaldıran bir yer daha vardı; Party Time. Burası açık alanda dj lerin performanslarını sergilediği bir yer ve onun önü bile bizim budaki Burn sahnesi kadar kalabalık bir yerdi her daim. Ana sahnede Jay-Z varken party time da dans ettik ve etrafta bulunan onlarca standda hediye peşinde koştuk.
The Verve konseri yaklaşmaktaydı. Şu müzik camiasının en cool insanlarından biri olan Richard Ashcroft’ un 90’ larda ortalığın tozunu attıran ve uzun bir ayrılık dönemi sonunda tekrar birleşen The Verve’ ün solisti bildiğiniz üzere. İlk gün sonunda arkadaşlardan “sahne önüne nasıl kaynanır” konulu bir ders aldığımız için The Verve konseri için mümkün mertebe önlere doğru ilerledik ve iyi bir yerde konuşlandık. Gurp sahneye çıktığında ise tarihe tanıklık ettiğimi düşündüm. Richard, hani şu ünlü yakasız deri ceketiyle sahnedeki yerini alıyor, ardından ise ceketini çıkarıp atıyor bir köşeye. Her şarkı arasında bir sigara yakıyor ama şarkı söylemekten sigarayı içemiyor. Festival boyunca fark ettiğim bir şeyi daha belirteyim bu arada. Belçikalı müzikseverler biraz uyuz. Dj performanslarında fena değiller, dans ediyorlar ama sahnede bir rock grubu varsa kıpırdaman dikiliyorlar. Bu tarz konserlerde dans eden sanırım bi hemen kendilerini belli eden İngilizlerdi bir de biz Türklerdik. Neyse efenim The Verve’ e dönelim. Richard Ashcroft; “Jay-Z gibi bir müzisyenden sonra sahne almak bir onur, Neil Young gibi bir şairden önce eve dönüyor olmak ise apayrı bir onur” diyordu. Kapanış şarkısı ise bir klasik olan Bittersweet Symphony oldu. Richard Ashcroft sırf bu şarkıda daha cool görünmek için konserinden başında çıkarttığı deri ceketini üzerine tekrar giydi ve şahane bir kapanış yaşattı bizlere.
The Verve’ ün ardından ikinci sahnede, bitmek üzere olan Zita Swoon’ a takıldık bir süre, ardından ise çadırın yolunu tutup ufaktan bir mola verdik. Mola sonrasında sahnede büyük bir insan vardı; Neil Young. Yaşına rağmen hala 18’ lik delikanlılar gibi gitarıyla sahnede şov yapıyordu. Ana sahnede gecenin kapanışını Moby yapacaktı ama onun öncesinde, daha iki hafta önce santralistanbul’ da en önde izlediğimiz Hot Chip’ i izlemek istedik. İstanbul’ daki konserin 10 katı bir kalabalık, çadırdan oluşan ikinci sahneyi hınca hınç doldurmuş ve dans etmekteydi. Ardından yine aynı sahnede bizden biri vardı; Digitalism. İki üyesinden biri Türk olan Digitalism, bildiğiniz gibi İstanbul’ da geçtiğimiz senelerde performans sergilemişti ama kaçırmıştık. Bu sefer ise hiç niyetimiz yoktu ve eller havaya şeklinde dans ettik.
Tüm günün yorgunluğu üzerimizde iken Moby’ de ne yapacaktık diye düşünüyorduk. Ana sahnede konser başlayınca ise yine yorgunluk falan dinlemeden Moby’ nin harikulade şovunu izledik. İki saniye yerinde durmadan sahnede sürekli koşuşturan Moby, 60000 kişiye süper bir kapanış yaşattı. Şu ana kadar yayınladığı popüler şarkıları çalan Moby, Bodyrock ile zirvesini gerçekleştirdi. Konserin ardından kamp alanına doğru yola çıktığımızda ise müthiş bir kalabalıkla birlikte çadırlara ulaşmamız neredeyse yarım saatimizi almıştı.
Top 3
Moby
My Morning Jacket
Digitalism
3. Gün
Önceki günkü kalabalığı düşününce acaba bugün nasıl olur diye düşündüm üçüncü gün sabah, nemden sırılsıklam olan çadırımda uyandığımda. Evet, oradaki hava çok garip. Gün boyu 5 dakika inanılmaz sıcak, ardından 10 dakika yağmur ve soğuk. Ne giyeceğini şaşırıyor insan. Ve geceleri çok fazla nem var. Tüm kıyafetlerimiz ıslak bir haldeydi festival boyunca. Festivalin üçüncü günü yine sold-out olmuş bir gündü. Nasıl olmasın efendim; Sigur Ros, Radiohead, Gnarls Barkley, Roisin Murphy, The Hives, Editors, Kings Of Leon, Ben Harper, Mgmt, Band Of Horses ve daha niceleri. Yani sadece üçüncü günkü gruplarla İstanbul’ da yedi günlük bir festival düzenlenir ve şu ana kadarki en yoğun katılım yaşanır.
Festival alanına yine erken saatlerde gidip standlarda dolanalım istedik. Sahnede The Whigs ve Galactic vardı. Biz ise Mgmt ile günü başlatalım istiyorduk. Bu yıl çıkan ilk albümleri Oracular Spectacular ile otoritelerden tam puan alan Mgmt ikinci sahnede çok sevimli bir konser verdi. Özellikle soliste hayran kaldım, pek şahane. Time to pretend de dinlemiş olduk böylece.
Ardından bir karar vermemiz daha gerekiyordu; The Hives veya Band Of Horses. Band Of Horses gibi uyuz indie grupları oldukça seven biri olduğum için o konserde mutlaka bulunmalıydım ve öyle yaptık. İkinci sahnede yaklaşık yarım saat Band Of Horses dinledik ve ardından ana sahneye doğru yola koyulduk. Alana geldiğimizde sahne ve sahne önü çıldırıyordu. Önlere doğru ilerlemeye çalışıyorduk ama pek mümkün görünmüyordu. The Hives solisti; “bunun bizim son şarkımız olduğunu söylüyorlar, sizce bu umrumda mı” diye kalabalığa soruyor, kalabalıktan koskoca bir “nooo” sesi yükseliyordu. Bu konseri en başından beri izleyemediğim için, içim hala buruk.
Uzun süredir yağmur yağmıyordu, taa ki Editors konserine kadar. Tom ve ekibi sahnede yerini alır almaz başlayan yağmur konserin enerjisini iki katına çıkarıyordu. The Back Room ve An End Has A Start ile artık belli bir noktaya gelen Editors yine süper bir konser verdi. Kapanış şarkısı ise benim favorim olan Smokers Outside The Hospital Doors oldu ve ayrı bir sevinç yaşadım.
Bir yol ayrımına daha gelmiştik, artık bu nasıl bir festival diye kendimize soruyorduk; Kate Nash veya Kings Of Leon. İkisine de uğramaya karar verdik; ilk önce ikinci sahnede Kate Nash ile huzurlandık, ardından ana sahnede Kings Of Leon ile eğlendik. Kings Of Leon’ un son albümü çok hoşuma gitmişti ve onları sahnede izliyor olmak ayrı bir heyecan verdi bana. Solistlerinin müziği ruhuyla söylüyor olması çok hoştu.
Rock Werchter aşmış line-up' ıyla senenin en güzel festivaliydi şüphesiz. Ara sıra tanık olduğum konuşmalarda İngilizler bile bu festivali seçtiklerini söylüyorlardı. İşte öyle bir durumda bile bir sahnede Ben Harper, diğerinde KT Tunstall varken; akşam için giyim kuşam, temizlik molası veriyorduk. Döndüğümüzde ise yine bir yol ayrımı vardı ama bunun cevabı kolaydı; Gnarls Barkley veya Sigur Ros.
Sigur Ros akşam güneş batmaya yakın bir saatte, tam da olması gerektiği gibi çıktı sahneye. Oldukça kalabalık bir şekilde sahne alan grup, seyirciyi hipnotize etti ve ruhlarımızı bir buçuk saatliğine bizlerden ödünç aldı.
Ardından Radiohead için her şey hazırdı. Sahneye özel olarak ince uzun çubuklar yerleştirilmişti ve sahnenin ön üst bölümüne ayrı bir ışık platformu konmuş, üzerinde de kameramanlar yerlerini almıştı. Sahne önünde şu ana kadar görmediğim bir izdiham vardı. İtiş kakış arasında oldukça iyi biyerde konuşlanmıştık ve grubun sahneye çıkışını bekliyorduk. Thom Yorke ve ekibi sahneye çıkıyor ve kalabalıktan büyük bir çığlık yükseliyordu. Grup son albümleri In Rainbows ağırlıklı bir setlistle iki saate yakın, görsel olarak da şahane olan bir şov sergilediler. O an bir kez daha tarihe tanıklık ettiğimi anladım.
Top 3
Radiohead
Sügur ros
The Hives
Kaçırdığıma üzüldüğüm
Ben Harper
KT Tunstall
Gnarls Barkley
Roisin Murphy
4.gün
Bir önceki günün ruh hali hala üzerimizdeydi sabah kalktığımızda. Festivale gelmeden önce en iyi günün üçüncü gün olduğunu düşünüyorduk ve o da geride kalmıştı. Fakat festival kitapçığını elimize aldığımızda son günün üçüncü günle çekişebileceğini anladık.
Son günün açılışını bu bahar ülkemize de gelen Devotchka ile yaptık. İstanbul’ daki konseri en arkada olduğum için pek izleyememiştim, o yüzden ikinci sahnede en önde yerlerimizi aldık ve gerçekten eğlenceli bir konser izledik.
Sırada ana sahnede konser verecek olan Panic At The Disco vardı. Birbirinden şeker üç gitarist yan yana dizilmiş bir şekilde, bizleri dans ettiren şarkıları peşi sıra çaldılar. Artık önceki günler gibi yorgunluğun verdiği bacak ve bel ağrıları hissetmiyor belki de hissedemiyorduk artık. İkinci sahnede Hercules And Love Affair başlamadan önce Anouk’ a uzaktan sadece kulak kabarttık ve ardından ikinci sahnenin önlerinde yerlerimizi aldık. Acaba Antony Hegarty de katılır mı diye düşünürken bir anda ondan daha iyi bir şey belirdi sahnede. Grubun solistlerinden biri mini elbisesiyle resmen şov yaptı sahnede ve bizleri de dans ettirdi. İleride daha da başarılı bir grup olacaktır eminim ki Hercules And Love Affair. Sıra The Kooks’ a gelmişti. Son albümüyle oldukça iyi eleştiriler alan The Kooks’ u aslında çok sevmem ama onları sahnede izledikten sonra ileride ciddi anlamda büyük bir grup olabileceklerini düşündüm.
İkinci sahnede kaçanlar vardı tabi bu arada. Mark Ronson göz göre göre kaçmıştı. Ardından ise The Raconteurs yüzünden Nick Cave’ in Grinderman’ ini kaçırdık. Tabii kötü bir şey yaptık demiyorum, aksine The Raconteurs’ un ana sahnedeki performansı sadece o günün değil tüm festivalin en güzel performanslarından biriydi. Jack White hayranları en önlerde birbirinden geçmiş halde pogo yapıyorlardı. Consolers Of The Lonely albümünün neredeyse tamamını çalan The Raconteurs, sanırım yavaş yavaş The White Stripes’ ın pabucunu dama atacak.
İşte festivale gelmeden haftalar öncesinde düşünüp karar vermeye çalıştığım ama bir türlü işin içinden çıkamadığım bir çakışma daha; Kaiser Chiefs veya Justice. Aslında festivalin belki de tek saçma saati Justice için seçilmişti. Ben olsam gece birden sonra yer verirdim Justice’ e. Ama yapacak bir şey yoktu, kararımız şu oldu; Kaiser Chiefs’ le başlıyoruz, Ruby çalana kadar kalıyoruz, ardından ikinci sahneye doğru yol alıyoruz. Allahtan Ruby’ yi dördüncü şarkı olarak çaldılar ve Justice’ i fazla kaçırmamış olduk. Fakat temiz bir Kaiser Chiefs konseri de izlemek isterdim, çünkü grup sahneye çok hakim ve sahneyi iyi kullanıyorlardı.
Justice için ikinci sahneye geldiğimizde iğne atsanız yere düşmeyecek bir kalabalık vardı. İkinci sahne 10000 kişilik bir çadırın içinde bulunuyor ve çadırın dışında hoparlörler, ekran ve dans pisti diyebileceğimiz bir alan da var. Biz güç bela çadıra anca yaklaştık ama çadırın içine bir türlü giremedik. İçeriden çıkanlardan damla damla ter akıyordu ve bizleri sakın içeriye girmeyin diye uyarıyorlardı. Dışarıdaki kalabalığın da içeridekinden pek bir farkı yoktu, hep bir ağızdan We Are Your Friends söyleyip, epey dans ettik.
Artık festivalin sonları yaklaşıyordu. Önümüzde iki konser vardı; Beck ve Deus. Kapanış konserini Belçika’ nın en büyük grubu olarak Deus’ a vermişlerdi. Beck konserini yine ana sahnede önlerde bir yerde izledik. Loser ile konseri açan Beck; sarı saçlarını omuzlarına kadar uzatmış bir şekilde sevimliliğini devam ettiriyordu. Aralarda duygusal şarkılarına yer verse de ağırlıklı olarak hareketli şarkılarından çalan grup, sahneyi Deus’ a bırakarak festivalden ayrıldı.
Deus henüz çıkardıkları son albümleri Vantage Pont ile değil Belçika’ nın dünyanın en iyi gruplarından biri olduğunu bir kez daha kanıtlamış. Fakat nedense Belçikalılar Deus konserinde de pek dans etmeye niyetli değillerdi, Allahtan bizim öyle bir derdimiz yoktu ve kurtlarımızı son kez döktük Werchter’ de.
Soğuk hava iliklerimize işlemiş bir vaziyetteydi ama sanırım Avrupalılar bu duruma oldukça alışkın. Son gece çırılçıplak etrafta gezen bir tip bile vardı festival alanında. Pazartesi sabah kalktığımızda iyi ki festival bugün de devam etmeyecek dedik, zira hava orda bulunduğum süre zarfındaki en soğuk haline bürünmüştü.
Top 3
The Raconteurs
Beck
Hercules And Love Affair
Kaçırdığıma üzüldüğüm
Mark Ronson
Grinderman
Underworld
Artık gitme vakti gelmişti; çadırlarımızı topladık ve aramıza son bir kez daha bakıp, seneye görüşmek üzre Werchter diyerek Brüksel’ e doğru yol aldık. Seneye görüşürüz.

Anasayfa>>
Müzik Bölümü>> |