Boy Kill Boy-Stars And The Sea
Kuaförden yeni çıkmışçasına, ahenkli saçlarıyla dolanan İngiliz topluluk olarak ortaya çıkan Boy Kill Boy, ilk albümü 2006 çıkışlı Civilian’la çok yeni fikirler içermese de gayet eli yüzü düzgün bir iş çıkarmıştı. Sürekli olarak dinleme isteği uyandırmayan ama şans verildiği dakikaları boşa geçmiş vakit olarak algılamamak gereken bir albümdü Civilian. Hatta geçtiğimiz sene içinde, İstanbul’da çok az şanslı kişiye kanlı canlı görünen grup, standartların üstündeki performansı ve vokal Chris Peck’in güleryüzüyle o dönemde gönülleri epey fethetmişti. Ama tıpkı buradaki konserlerinde olduğu gibi Doğu Londra’da sürdürdükleri yaşamlarında da belli ki bariz bir tanıtım sıkıntısına sahiplerdi. İlk başlarda EA oyunlarında, TV şovlarında ve NME turlarında boy göstermelerine rağmen yine de bekledikleri ilgiyi görememişlerdi. Hoş; Vertigo gibi gayette arkası sağlam bir firmaya sahip bir grup olarak bu kadar kısır bir promosyonla desteklenmiş olmaları düşündürücü. Zira Civilian’ın çıktığı vakitlerde çok daha vasat gruplar bile çok daha fazla göz önündelerdi. Kuaför masraflarından biraz kıssalarmış keşke dedim geçtim sonrasında...
Derken 2008 geldi çattı ve geçtiğimiz Mart ayının son gününde ikinci albümleri Stars And The Sea’yi; yine Vertigo etiketiyle sessiz sedasız yayınladılar. Kayıt aşamasının büyük çoğunluğunu Los Angeles’da Oasis’in de prodüktörlüğünü yapmış olan Dave Sardy ile birlikte gerçekleştrdikleri bu albüm için ilk söyleyebileceğim şey, ilkinin izinden giden başarılı bir devam filmi havasında olduğu. Çok fazla iddialı şarkılar barındırmayan ama istikrarını hiç bozmadan, kendini sıkmadan dinletmeyi beceren güzel ve samimi bir Brit Indie Rock albümü.
Aynı zamanda single olarak da seçilmiş olan Promises’la başlıyor albüm. Alışılageldik bir gitar riffiyle kotarılmış akılda kalıcı nakaratıyla güzel bir açılış bizleri bekliyor. Ardından gelen No Conversation, Rooney gibi bir The OC Indie grubu etkisi taşıyor. Be Somebody’de vites yükseliyor ve klavye soundu biraz daha ön plana çıkıyor. Belki de albümdeki en favori iki parçam diyebileceğim A Ok ve Ready To Go birbirlerini takip ederekten albümün en güçlü anlarını yaşatıyor. Rosie’s On Fire ise kesinlikle Boy Kill Boy’un şu ana kadar yaptığı en “heavy” sounda sahip şarkı iki albümlük kariyerlerindeki. Pen & Ink yavaş yavaş sona doğru yaklaşırken favori şarkı sayımın üçe çıktığını farkettiriyor. Son şarkı olan Two Souls’la beraber albümün havası, akustik yapı ve yaylı aranjmanlarıyla yumuşayaraktan kapanışı yapıveriyor.
Kuvvetle muhtemel arzuladıkları büyük sıçramayı bu sefer de gerçekleştiremeyecek Boy Kill Boy, Stars And The Sea albümüyle. Ama bu grubu neden sevdiğimi iyice anlamama sebep olan, gerçekten içlerinden geldiği gibi yaptıklarına inandığım samimi müzikleriyle, en azından benim playlistimde kayda değer bir sıçrayış gerçekleştirdiler. Hem son fotolarına baktığımda farkettim kuaför masraflarını da kısmışlar.

Anasayfa>>
Müzik Bölümü>>
|