I am Legend

Daha önce iki defa sinemaya uyarlanan (birincisi 1954 yılında Vincent Price’ın oynadığı “The Last Man Standing” , ikincisi ise 1971’de çekilen Charlton Heston’ lı “The Omega Man”) Richard Matheson’ un 1954 senesinde yazdığı kitap "I Am Legend"  bu sefer $150 milyon dolardan fazla bir bütçe ile Francis Lawrance tarafından çekilen bir Will Smith filmi olarak karşımızda.

Bu film bugünlere kadar elden ele dolaşmiş. Ridley Scott ve Arnold Schwarzenegger 1997’de çekme girişiminde bulunmuşlar. Ardından James Cameron ve Guillermo Del Toro ilgilenen diğer yönetmenler olmuşlar. James Cameron başrol için kimi düşünür? Elbette ki Tom Cruise’u! Sonra Will Smith ucundan girmiş işin içine, ama Micheal Bay’le. Bu sefer de cok benzer konuya sahip olan “28 Gun Sonra” nın varlığı onları durdurmuş.
Üç yıl sonra ise “Constantine” de beraber çalışan yazar Akiva Goldsman ve Francis Lawrance daha karakter ağırlıklı bir hayatta kalma hikayesine çevirdikleri senaryo ile onay aldılar ve çekimlere başladılar.

Robert Neville (Will Smith) insan ırkını yok etmiş bir virüsten geriye kalan tek insandır. Bu virüs esasen kansere çare olması için yaratılmış fakat 2009’da herkesi yok etmiştir. Ölmeyenlerse zaten garip vampirimsi mutantlara dönüşmüşlerdir. Neville de kendini dünyayı kurtarmaya adayacaktır çünkü bir sebepten vücudu bu virüse karşi bağışıklık taşımaktadır ve eski bir bilimadamı olarak bir çare bulmalıdır. Geceleri bu virüsten etkilenen fakat mutantlaşan insanları arar bulur, yeraltındaki laboratuarına götürür, inceler ve insanoğlunun kendi yarattığı felaketi çözmeye çalışır.

Bu bilimkurgu romanı biraz aşırı kahramancılığa dönüşmüş tahmin edilebileceği gibi. Bolca efekt kullanımı,  zombi saldırıları ve hayatta kalma mücadelesi sürdüren bir kahraman. Okuduğum eleştirilerin bir çoğunda Will Smith takdirle karşılanıyor bu filmde. Tek başına bütün filmi götürdüğü için beğeni toplamış. Ama bunu dedikten sonra genelde diyorlar ki onun tek başınalığı da bir yere kadar, film bir yerde tıkanıyor.
Ama filmle ilgili önemli noktalardan biriyse Amerika’da IMAX teknolojisiyle piyasaya çıkmış olması, hatta bu filmi seyretmeye gittiğiniz IMAX sinemalarında, benim şahsen çok çok merak ettiğim “ Dark Knight” yani yeni Batman filminin 6 dakikalık giriş bölümünü izleme fırsatını bulabiliyormuş seyirciler. O filmde de IMAX kameralar kullanıldığını belirteyim. (Çok heyecanli! )

Konuyu daha fazla saptırmadan filmin oldukça ilginç olan atmosferine geçelim. İnsanlığın sonu gelmiş ve New York’ tayız. Times Square’i bitkiler kaplamış. Gerçekte böyle bir olay olsa görecegimiz görüntü nasıl olurdu sorusunu araştırdım. İnanılmaz efektler göreceğiz orası kesin ama gerçekçi olacaklar mı gerçekten?!

İnsansız kalan şehirlerde borular tıkalı olacağı için yağmur sonrası seller gelecek, itfaiyeci diye bir kavram kalmayacağı için düşen yıldırımlar veya diğer patlamalar yangına yol açacak ve söndürülemeyecek, binaların üstünde yosun tutmalar başlayacak ve hatta borular patlayacağı için çatlaklar meydana gelecekmiş.

Filmde vahşi yaşamında şehre indiğini görüyoruz. Hayvanların bizim yok olmamızdan memnun olacaklarına aslında neredeyse eminim. Bizim sonumuz onların başlangıcı olacaktır gibi klişe bir cümle bile kuracağım hatta. Böyle bir “dünyanın sonu geldi” felaketinden sonra ise hayatta kalamayacak iki hayvan var sadece. Bunlardan biri esas biz hayattayken hayatta kalmasını istemediğimiz karafatmalar (ısıtılan binalar olmadiği sürece var olamazlarmış, biz onları ölümsüz sanıyorduk oysa ki) ve bizim çöplerimiz olmadan var olamayacak farelermiş.

Neyse çok fazla realiteye dönmeye gerek yok çünkü bahsettiğimiz bir Hollywood filmi. Bir bilimkurgu romanı olması gerçekçiliğini gözümde yok etmiyor kesinlikle ama Hollywood denilince gerçekçilikten uzaklaşıyoruz genellikle ve kullanılan efektlerin vampirlerin, mutantların, zombilerin tadını çıkarıyoruz.



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2008