Eastern Promises

Eastern Promises, David Cronenberg’in son filminde de birlikte çalıştığı yeni gözdesi Viggo Mortensen’ı da yanına alarak, saf şiddet üzerine çektiği ve klasik Cronenberg sinemasının daha dışında kalan ilk filmi Şiddetin Tarihçesi (A History of Violence)’nin izinden giden bir film. Her ne kadar içinde önceki gibi “şiddet” kelimesini barındırmıyor olsa da önümüzde her izleyenin kaldıramayacağı derecede, önceki filminden çok daha sert ve şiddeti gözümüze sokan bir film var. Tabii maharet bunu yansıtış biçiminde. Söz konusu Cronenberg olunca bu işin altından başarıyla kalktığını söylemek zor değil.

Gelelim filmin konusuna; fahişeliğe ve eroin bağımlılığına zorlanmış 14 yaşındaki hamile Tatiana, bebeğini doğurduktan sonra, getirildiği hastanede kan kaybından ölür. Hastanede bebeği doğurtan hemşire Anna (Naomi Watts) kızın çantasında Rusça günlüğünü bulur. Günlüğün içinden düşen kağıt Anna’yı Trans-Siberian isimli bir Rus Restoranı’na yönlendirir. Günlükte yazılı olanların zamanla ortaya çıkması ve Anna’nın bebekle ilgili gerçekleri öğrendikten sonra işin peşini bırakmaması Rus Mafyası için bir engel oluşturmaya başlar. Rus Mafyası’nın başı Semyon (Armin Mueller-Stahl), görünüşte şoförü olan Nikolai’yı (Viggo Mortensen) Anna’nın peşine takar. 

Öncelikle filmde çok iyi tasarlanmış, çok sert, vahşi ve aynı zamanda çok gerçekçi  sahneler olduğunu belirtmem lazım. Açılışındaki boğaz kesme (o kadar gerçekçi ki ister istemez gözünüzü kapıyorsunuz) ve çok konuşulan/konuşulacak olan hamam sahneleri gibi... Mafyanın dövmelere olan bağımlılığı da iyi yansıtılmış, biraz fazla gözümüze sokulmuş olsa da. Öyle ki bir yerden sonra filmdeki dövmeler yan roldeki oyuncular gibi duruyor. Cronenberg’in usta yönetmenliğinin başarısının yanı sıra Steven Knight’ın da yazdığı senaryo da çok ustaca işlenmiş. Gerçi Rus Mafyası’nı iyi incelemiş, hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiş olsa da sonlara doğru hikaye pek bir elinde kalmış senaristin ama olur o kadar kusur diyerek es geçiyorum burayı.  

Açılış sahnesinde karşılaştığımız Türkçe “Berber Dükkanı” tabelası ve yine başlangıcında 2 Türk karakteri bize tanıtıyor oluşu bizim seyircimizin filme ilk dakikasından itibaren ısınmasını sağlayacaktır. Her ne kadar ağır Rus aksanları ve oyuncuların Türk olmayışı yüzünden Türkçelerini çok net anlayamasak da şahsen güzel bir ayrıntı olduğunu düşünüyorum. “Niye Türk oyuncuları oynamamış?” şeklinde milliyetçilik yapmanın da alemi yok sanırım. Rus aksanı demişken, Viggo Mortensen için ayrı bir paragraf açmanın zamanı gelmiştir.

Nasıl çalıştı, rolüne nasıl hazırlandı pek bilmiyorum ama müthiş bir titizlik ve çaba gösterdiği belli oluyor. Gerek fiziksel olarak (dövmeler, saçlar ve de kaslar), gerekse karakterin Rus oluşu dolayısıyla öğrendiği Rus aksanını oturtması açısından soğuk, sert ve gizemli Nikolai rolünde çok başarılı. Özellikle hamamdaki kavga sahnelerinde kendisi gibi popüler her oyuncunun kabul etmeyeceği bir cüretkarlık sergilemesi de ayrı bir takdir unsuru (tabii kendisini o kadar çıplak görmesek daha iyi olabilirdi). Yalnız Nikolai karakteri ile ilgili senaryodan kaynaklanan bir sorun var. Karakterin gizemi ile ilgili açıklama filmin sonlarına bırakılmış ve filmin çarçabuk bitirilmesi yüzünden o da havada kalmış. Kim olduğu ve ne istediği ile ilgili tam bir fikir sahibi olamıyoruz.

Mortensen dışında yardımcı roldeki Vincent Cassel’ın da kendisinden aşağı kalır yanı yok. Bunun yanında asıl övgüyü Mafya babası Semyon rolündeki Armin Mueller Stahl hak ediyor. Dışarıdan tonton bir amca olarak gözüken, kibarlığının arkasında ne kadar sapık ve psikopat bir adamın yattığını konuşmaları ile belli eden Semyon’ı çok iyi yansıtmış. Filmin herhalde en zayıf oyunculuğunu kişisel olarak oyunculuğunu ve kendisini çok beğendiğim Naomi Watts sergilemiş. Ama o da fena değil.

Filmin tek hoşuma gitmeyen yönü, daha önce de dediğim gibi süresinin biraz kısa oluşu. Daha uzun olsaydı bu seferde gereksiz uzun olmuş diye eleştirirdik eminim ama gerçekten daha ayrıntılı incelenmesi, seyirciye hakkında daha fazla bilgi verilmesi gereken karakter ve olaylar var. Yine aynı nedenden ötürü sonu da aceleye getirilmiş. Biraz daha uzun olsa hikaye toparlanabilirdi ve bizde yarım kalmış izlenimi bırakmazdı. Bunlar elbette ki filmi kötü yapan unsurlar değil. Aksine History of Violence filmini pek de beğenmemiş biri olarak beklediğimden çok daha iyi bulduğumu söyleyebilirim. Mükemmel değil belki ama müthiş bir film. Altın Küre’ye aday olan filmin adını Oscarlarda da bol bol duyacağız gibi duruyor. Kesinlikle izlenmeye değer, bazı yerlerde gözlerinizi kapamanız gerekse de..





Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010