2 Days in Paris
Fransız filmlerini oldum olası sevememişimdir. Ha bunu üstün sinema bilgimle falan da söylemiyorum. Normal bir sinema takipçisiyim sadece. Ama şu ana kadar izlediğim Fransa’yla alakalı ne kadar film varsa, Fransızlara karşı olan olumsuz düşüncelerim her daim katlanarak artmıştır.
İşte her şey Pariste 2 Gün filmine gitmeye karar vermemle başlamıştı. Filmin, FilmEkimi’ nde gösterildiğinden haberdardım ve gitmeden önce ekşi sözlükteki yorumları bir gözden geçireyim demiştim. Yazılanlardan birinde Fransızlarla ilgili tüm önyargılarınız yıkılabilir cinsinden bir şey okumuştum ve acaba dedim; yıllar yılı oluşan tecrübelerimde bir sorun mu
vardı?
Evet, aslında bu entryi okumuş olmakla bile, bu önyargının ortadan kalkacağı önyargısıyla filmi izlemeye başladım. Yönetmen ve başrol görevini; hepimizin Before Sunset, Before Sunrise serisinden bildiği Julie Delpy’ nin üstlendiği filmden; yine bu iki Richard Linklater filmindeki gibi şahane diyaloglar beklemekteydim. Nitekim öyle de oldu. Fransız Julie Delpy’ nin, erkek arkadaşı rolünde ise gördüğümüz her yerde gülme isteği uyandıran sempatik oyuncu Adam Goldberg yer alıyordu ki, bu rol için seçilebilecek en iyi oyuncudur herhalde.
Bu iki sevgili Amerika’ da yaşamakta olup, kısa bir Avrupa seyahati ertesinde; Marion (Julie Delpy)’ un Fransa’ daki ailesinin Paris’ teki evinde iki gün -film adını buradan almış fark ettiniz değil mi- kalıp yeni kıtaya geri döneceklerdir. Fakat Paris’ te geçen bu iki gün, bir
yandan onların ilişkilerindeki bazı noktaları irdelerken -sürekli Marion’ ın eski sevgililerini görmekteler ki kız Paris’ in yarısıyla birlikte olmuş sanki-, diğer yanda da olaylara Avrupalı ve Amerikalı bakış açılarını çok iyi yansıtmakta. Ama asıl dikkat çekmek istediğim konu; yazımın başında da belirttiğim bu Fransızların cinsellik konusuyla alıp veremedikleri. Sürekli bir cinselliği ön plana çıkarma çabasını anlamış değilim henüz. Hele Mairon’ un babası rolündeki - ki gerçek babasıymış- Jeannot (Albert Delpy), olmadık şeylerden bahsederek cinsellikle ilgili kişisel düşüncelerimizi garip bir duruma sokuyor.
Filmde en çok tuttuğum iki sahneden bahsetmeden edemeyeceğim. Birinde Jeannot, Marion ve Jack (Adam Goldberg) kaldırımda yürürken, bu Jeannot da bir yandan kaldırıma park eden arabaları, anahtarıyla bir güzel çizmekte. İşte bu sahneden sonra şahsımın trafik hanzolarına karşı yeni taktiği de bulunmuş oldu. Bir diğer hoşuma giden sahne ise; Jack ve Marion’ ın metrodaki ufak yolculuğu... Etraflarındaki bir adam sürekli olarak bu iki sevgilinin yanında ve dik dik bakmakta iken Jack’ in yaran mimiklerini izliyoruz ve sonrasında bitmeyen kahkahalarım tüm salonu kaplıyor.
Bir de ufak gönderme yazıyım istiyorum; Marion’ un geçmişte yaptığı oral seksi basit bir şeymiş gibi Jack’ e anlatırken söylediği; “o kadar savaş, ölen çocuklar varken ne önemi var” lafından sonra; Jack’ in “birleşik devletlerde düzgün bir demokrasi şansını yok eden de basit bir oral seksti zaten” demesi gayet hoştu.
Evet, özet olarak, fazlasıyla komik, diyaloglarıyla düşündüren ve son dakikaları ise duygu yüklü bir film Paris’ te iki gün. Ama hem cinsellik açısından, hem de milliyetçilik açısından Fransızlar hakkında önyargılarımı kaldırmaktan çok, güçlendiren bir filmdi. Eğer Filmekimi’ nde kaçırdıysanız, gösterimdeyken kaçırmamanızı tavsiye ediyorum.

Anasayfa>>
Sinema Bölümü>> |