The Brunettes
Yeni Zelanda’nın medar-ı iftiharlarından The Brunettes, Phonem By Miller kapsamında ülkemize geldiğinde aylardan Kasım’dı. Ancak hayat insanı oradan oraya sürüklediği ve 24 saati bir saat gibi yaşattığı için iki aylık röportaj ancak bugün sayfalarımızda yerini alabildi. Bu nedenle kebap masasında yakaladığımız Katherine Mansfield ve Jonathan Bree’ yi sanki daha dün burada ağırlıyormuşuz gibi düşünmenizi öneriyorum. Neticede derin dondurucuya atılmış bu sözler halen dalından yeni kopartılmış kadar taze…
İki gündür İstanbul'dasınız, şehri nasıl buldunuz?
Heather: İstanbul'un oldukça değişik bir havası var, konserin ardından etrafı gezme fırsatı bulduk. Camileri dolaştık, balıkçıların sırayla dizildiği köprüden geçtik ve özellikle yemeklerinize, bir de Türk kahvesine bayıldık. Dün pide yemiştik, bugün sıra kebapta. Ben zaten çiftlikte büyüdüğüm için vejetaryenlikle alakam yok, fazlasıyla etçilim. Bu nedenle her şey damak zevkime uyuyor.
Jonathan: Benim tek bir kötü tecrübem oldu; bugün otelde musluk suyu içmeyi denedim ve gerçekten korkunçtu. Hayatımda ilk defa su içtikten sonra karnım ağrıdı. Ayrıca tam olarak temizlemiyor gibiydi, sanki elimde kaygan bir tortu kalıyordu. Belki de istisnai bir durumdur bu tabii ama eğer içme suyunu satın alıyorsanız çok üzüleceğim.
Türk müziklerini dinleme şansınız oldu mu?
H: Elbette! Dün gece Türk arkadaşlarımızla yemeğe çıktık ve gittiğimiz restoranda bir grup müzisyen klarnet adı verilen bir çalgı çalıyor, tüm masalar da eşlik ediyordu. Galiba oldukça popüler bir şarkıydı; eski geleneksel şarkılarınızdan biri olmalı.
Evet, bu tarzın adı Türk Sanat Müziği… Peki, fırsat bulmuşken klarnet çalmayı denediniz mi?
H: Denemedim ama yarın sabah bir müzik dükkânına gidip almayı düşünüyorum. Ayrıca bir de darbuka alacağım, onun ritmi de çok yoğun ve konserlerimizde kullanmak için elverişli bir enstrüman.
İstanbul konseriniz nasıl geçti; memnun kaldınız mı?
J: Açıkçası uzun yoldan geldiğimiz için ben fazlasıyla yorgun ve uykuluydum; ama seyirci eğleniyor gibiydi ve onları görünce ben de toparlanmaya başladım. Ayrıca bildiğiniz gibi biz Yeni Zelanda' dan geliyoruz ve dünyanın öbür ucunda dahi şarkılarımızı ezbere bilen insanları görmek çok şaşırtıyor. Zaten İstanbul, Avrupa'da düzenlenen ilk konserimize ev sahipliği yaptı; bu açıdan geçen geceyi asla unutmayacağımız kesin.
Sizden sonra sahne alan Devendra Banhart' ı izleme fırsatınız oldu mu?
H: Elbette, sahnedeki tavırları harikaydı. Bir de konser oldukça uzun sürdü; iki saat kadar sahnede kalması onun da fazlasıyla hoşnut olduğunu gösteriyor.
Avrupa'ya henüz yeni açıldığınızı söylediniz; İstanbul haricinde sahne almak istediğiniz ülkeler var mı?
H: Buradan Londra' ya sonra da Manchester' a geçeceğiz. Ama mesela Paris' i görmek, orada konser vermek güzel olabilir. Belki de turne programımıza eklemeler yapmamızın zamanı gelmiştir.
Bazı şarkılarınızı ezberden söylemek çok zor… Mesela Her Hairagami Set gibi. Bu şarkıdaki uydurma kelimelerin hikâyesi nedir?
H: Öncelikle şunu söyleyeyim, İngilizler bile şarkılarımızı ezberlemekte zorlanıyor, çünkü tempomuz yüksek ve bazen biz bile kendi hızımıza yetişemiyoruz. Her Hairagami Set'e gelince, bu şarkıdaki kelimelerin çoğu senin de söylediğin gibi sözlükte yer alan gerçek kelimeler değildi. Örneğin Hairagami biraz İngilizce biraz da Japonca karışımı; ürün, üretme gibi bir sözcük. Ama aynı zamanda origamiye, yani Japonların kâğıt katlama sanatına da göndermede bulunuyor. Yine şarkıda geçen ‘monkey finger’, yani maymun parmağı da uydurma bir tanım.
Albümün en iyi şarkılarından biri olan Stereo Mono Mono'yu sahnede duyamadık. Bunun bir sebebi var mı?
J: Aslında bu şarkıyı canlı olarak pek çalmıyoruz; albümdeki favori şarkılarımdan biri olmasına rağmen temposu düşük olduğu için sahnede çalmaya pek elverişli olmuyor. Ama elbette bu denemeyeceğimiz manasına gelmiyor.
Şarkılarınızda sıkça Mary Kate ve Ashley Olsen' a yer veriyorsunuz. Bu ilginiz nereden kaynaklanıyor?
J: Bir arkadaşım bana Mary Kate'le Ashley'nin kaleminden çıkma bir roman göndermişti; inceliği beş milimetre kadardı tabii. Bu kızlar on sekiz yaşlarında olduğundan, oturup roman yazmaları oldukça komik gelmişti. Belli ki daha çok para kazanmak için yaptıkları bir hareketti. Kitabın birkaç sayfasını okudum; maalesef korkunç derecede sıkıcıydı. Fakat ben yılmadım; gidip Teenager In America’nın ve çektikleri filmlerin DVD'lerini aldım, haber başlıkları ile kitabı da yanına ekledim; ardından bana bahşettikleri ilhamla B.A.B.Y ve Mary Kate and Ashley'yi besteledim. Mary Kate and Ashley'nin sözleri aslında bu dizilerden, filmlerden ve kitaplardan çıkan, kızların bizzat kullandığı cümleler.
Hazır filmlerden ve dizilerden bahsetmişken sizin takip ettiğiniz yapımları da duysak?
J: Sürekli yolculuk yaptığımızdan aslında filmleri değerlendirme fırsatı bulamıyoruz. Ama mesela yetmişlerden kalma Three's Company gibi sitcomları izliyoruz; gerçekten berbat bir dizi olduğunu da eklemeliyim.
H: Ben filmleri takip etmeye çalışıyorum aslında; mesela Ian Curtis'in hayatını anlatan Control'u hala görme şansı bulamadım, ancak 24 Hour Party People'ı sevmiştim. Hatırlattığın iyi oldu; artık Control' un peşine düşmenin vakti gelmiş.
Yeni albüm hazırlıklarına başladınız mı?
J: Evet bazı şarkıların üzerinde çalışmaya başladık, hatta bir tanesi İspanyolca. Ancak albüm süreci her zaman yavaş ilerleyen bir süreçtir. Bundan öncekini kaydederken iki ay Los Angeles’ taki evimde, üç ay New York'taki stüdyoda çalışmış, sonunda Yeni Zelanda'ya dönerek şarkıları tamamlamıştık. Yeni albüm kaydını ise hem evimin bodrumunda hem de stüdyoda yapıyoruz; turne bittikten sonra iki ay boyunca yerleşik düzende kalacağımız için bu sürede çalışmaları da hızlandırmayı düşünüyoruz. Ama tabii öncelikle yorgunluğumu atmak için balık tutmaya gideceğim. Bugün o köprüde balık tutan insanları gördüğümde ne kadar özendiğimi anlatamam.
Keyifli sohbetiniz için teşekkür ederiz.
Biz de enerjiniz, yemekleriniz ve kahve fallarınız için... En kısa zamanda görüşmek üzere...

Anasayfa>>
İnsan Bölümü>>
|