 |
|
|
 |
Röportajlar
|
|
British Sea Power Röportajı
Phonem By Miller’ın bu yılki headliner’ı British Sea Power(BSP)’dı. Pek çoğumuzun line-up’ından memnun olamadığı ve her fırsatta burun kıvırdığı festivalde, BSP dünyada birçok başarıya imza atmış bir isim olarak sıyrılıyordu ve doğru zamanda ülkemize uğramışlardı.
Zira grup Ocak 2008’de çıkardıkları 3. albümleri Do You Like Rock Music’le Mercury Prize da dahil bir çok ödüle aday gösterilmiş, önemli festivallerde birçok performans sergilemişti. 2008 onların en iyi yılı olmuştu ve yıl boyu süren turnelerinin son performansı için İstanbul’dalardı. Yani gidip görmeye, bu grupla bir çift kelam etmeye değerdi… Biz de (bendeniz, Gökhan ve Hakan) Reset! okuyucuları için grupla konser öncesinde, soundcheck sırasında yaşanan elektrik probleminin tam da üzerine denk gelen bir zamanda buluştuk. Yaşanan aksaklıktan başlayan, futbola kadar uzanan, yani bünyesinde birçok şeyi barındıran bir sohbet gerçekleştirdik.
Ezgi: Öncelikle hoş geldiniz. İlk defa buradasınız ve bunun heyecanı var üzerimizde, bunu söylemeliyim…
Yan: Teşekkürler. Biz de heyecanlıydık ama ışıklar gitti :)
Ezgi: Evet çok yazık…
Yan: Eminim düzelecektir.
Ezgi: Eminim. Pekâlâ, İstanbul’a ne zaman geldiniz? Bugün mü?
Yan: Dün geldik.
Ezgi: Bir şeyler yapma fırsatı buldunuz mu? İstanbul’u gezebildiniz mi?
Phil: Pek fazla bir şey yapma şansımız olmadı Ama caddede (İstiklal) bir yukarı bir aşağı güzel bir yürüyüş yaptık.
Noble: Ama yarın eski şehri görmeye gidiyoruz. Saat 4 gibi ayrılıyoruz yani zamanımız var biraz.
Phil: Aslında Yan’la ikimiz bir de konser izledik. Annie’yi gördük dün gece.
Gökhan: Öyle mi? Ben de oradaydım, sahnenin önünde dans ediyordum. Nasıl buldunuz konseri? Sevdiniz mi?
Phil: Çok sevdim. Siz sevdiniz mi? Yukarıda takıldım ve çok eğlendik. Gerçekten iyi grup… Galiba bu akşam da konsere gelecekler bizi izlemeye.
Gökhan: Evet konser gerçekten iyiydi.
Ezgi: Ben kaçırdım maalesef. Peki, sadece meraktan soruyorum (‘Waving Flags’e referansla) Türk birasını tattınız mı? (Sözlerdeki ‘Beer is not dark /Beer is not light/ It just tastes good’a referans). Tadı iyi mi? :)
Noble: Evet evet. Gayet güzeldi tadı. Festival sponsoru bedava bira veriyor aslında ama para verip Efes almak daha iyi gerçekten.
Phil: Neydi adı? Efes? Miller’dan iyi olduğu kesin, Fosters’dan da… (Gülüşmeler)
Ezgi: Katılıyorum aslında :). Her neyse, biliyoruz ki bir süredir İngiltere ve Avrupa’yı turluyorsunuz ve son performansınız burada, Avrupa’nın sonunda ve yine biliyoruz ki Doğu Avrupa kültürüne karşı ilginiz var, İstanbul tam bu kültüre ait olmasa da... Nasıl hissediyorsunuz burada olmakla ilgili?
Hamilton: New York gibi. (Ve gözlerini kocaman açıp, yaklaşarak) Sevdin mi bunu?
(Ezgi ve diğer grup üyeleri anlamsızca bakar ve kahkahalar…)
Noble: Gerçekten sadece uçaktan indi ve Taksim’e geldik ve bu şehrin sunabileceklerini görmedik diyebilirim. Dolayısıyla yarın anlayacağız galiba New York gibi mi değil mi?
Hamilton: Hiç bu kadar çok insan görmemiştim ama…
Ezgi: Son zamanlarda küçük çaplı konserler verdiniz. Örneğin National History Museum’da veya bir Film Okulu’nda çaldınız. Ve şu malum The Tan Hill Pub performansı, sizin yaptığınız şu festival… Neden? Küçük çaplı şeyleri daha mı çok tercih ediyorsunuz? Sizce daha mı samimi oluyor böyle?
Noble: Evet. Mesela Tan Hill bizim kendi düzenlediğimiz bir hafta sonu festivali gibi bir şeydi. Ülkenin en yüksek pub’ı orası ve gitmesi biraz zor. Ama çalmak çok eğlenceliydi. Her defasında ayrı bir şovla 3 kere çaldık. Brighton’dan arkadaşlarımız geldi, birçok grup geldi çaldı. Daha çok hafta sonu boyunca süren büyük bir parti gibiydi. Herkes çadırlarda kalıyordu ve hepsi bizim arkadaşlarımızdı. Bir tepelikte hayvanlar vs. olan güzel bir yer zaten. Çalmak da güzeldi.
Phil: Seyircilerin arasında tavuklar, ördekler dolaşıyordu ve arada onları kovalamak (kışkışlamak da diyebiliriz, çevirenin notu:)) gerekiyordu. Mesela biz çalarken bir koyun bizi seyretti filan… (Gülüşmeler)
Ezgi: Süpermiş. Bu geceden neler bekliyorsunuz, Türk seyircisinden mesela? Hiç buradaki konserlerde nasıl bir atmosfer olduğunu duydunuz mu? Gerçi dün Annie’de görmüşsünüz…
Hamilton: Yukarı aşağı zıplamayı sevdiklerini biliyorum:)
Phil: Evet dün gece herkes dans ediyordu. Bu akşam biz de teşvik ediyor olacağız. Yani en iyi hareketlerini yap.
Ezgi: Tabii:) Ön gruptan bir şeyler duydunuz mu peki?
Noble: Hayır, nasıllar?
Hamilton: İsimleri neydi?
Ezgi: Sakin. Ben severim baya.
Yan: Güzel çünkü üstünde Sonic Youth tişörtü var, iyi bir zevkin olmalı.
(Gülüşmeler…)
Ezgi: Teşekkürler:)
Yan: Bu öğleden sonra radyoya (Radyo Eksen) konuk oldum ve Sonic Youth’tan da bir şarkı istedim.
Ezgi: Hadi ya, neydi o?
Yan: Dirty Boots. Biraz eskilerden…
Ezgi: Çok iyi… Her neyse, sorularıma dönelim:) 2008 sizin için çok iyi geçti gibi. Mercury Prize’a aday oldunuz veya BT Digital Music Awards’da ‘the artist of the year’ için aday gösterildiniz… Dışarıdan bunlar çok güzel görünüyor? Sizin için nasıl geçti bu yıl?
Noble: Çok hızlı. Gerçekten bu yıl çok şey yaptık.
Phil: Amerika turnesi vs. 3 ay süren iyi bir eğlenceydi.
Yan: Mercury Prize’a aday gösterildik, bu çok iyiydi. Sonra kendi festivalimizi yaptık. Çok fazla çaldık…
Noble: Phil neredeyse kendini öldürüyordu…
Phil: Evet… Kendine zarar vermeyi seven biri (self harmer) değilim, ondan değildi. Ama bir binanın tepesinden atladım işte… Komik değildi ama oldu. Bu yılın başındaydı…
Noble: Aslında Tan Hill’de yapmayı planladığımız bir şey vardı: Herkes bir ‘fancy dressing’ düşünmüştü ve biz de Phil gibi giyinip bir binadan atlayacaktık.
(Kahkahalar…)
Ezgi: Neyse bu iyi bir hikâye değil anlaşılan:)… Peki, sizin bu yıl için favorileriniz nedir? Gruplar veya herhangi bir ‘event’?
Yan: Jeffrey Lewis’in albümünü söyleyebilirim. İlk aklımdan geçen…
Noble: Brighton’da çalan iyi gruplar var…
Ezgi: Yeni gruplarda bir şeyler aklınıza geliyor mu?
Noble: Hayır. (Gülüşmeler…)
Yan: Aslında gelirdi ama şimdi gelmiyor.
Noble: Tan Hill’de birlikte çaldığımız Sparrow and the Workshop’ı söyleyebilirim ben.
Hakan: Yeni İngiliz grupların çoğu aslında bana aynı geliyor. Özellikle de garage rock grupları…
Hamilton: Evet, katılıyorum…
Phil: Kayda değer pek bir şey yok doğru.
Noble: Sparrow iyi ama…
Phil: Evet onlar farklı.
Noble: Yarın gece Brighton’da çalacak olan iyi bir grup var: The Ruby Suns. Yarın izleyeceğiz galiba onları…
Hakan: Aaa? Tamam ‘myspace’lerini bulayım:)
Ezgi: Peki, bundan sonra ne yapacaksınız? Çünkü bu sizin bu yılki son konseriniz…
Hakan: Ben eski bir filme soundtrack kaydettiğinizi duydum…
Phil: Evet. Man of Aran. Önümüzdeki bahar gibi olacak...
Yan: Aslında ben bu sırada şeyi düşünüyordum. Yeni grupları myspace’ten bulduğunuza göre biz biraz eskide kaldık galiba çünkü ben mypace şifresini unuttum.
(Kahkahalar…)
Ezgi: O herkesin başına geliyor merak etme…
Noble: Kesinlikle. Herkes için aynı galiba. Bana da oldu.
Yan: Neyse biri oraya bakarsa işte 6 haneli bir şeydi…
Ezgi: Ne yapacaksınız peki? :)
Yan: Tahmin edebilen biri varsa bize söyleyebilir mi? (Gülüşmeler…)
Phil: Her neyse… Buradan sonra ne yapacağız? Brighton’a dönüyoruz ve soundtrack kaydından başka yeni albüm için çalışmaya başlayacağız. Bunun için 6 ayımız var… Sonra bir bebek olacak zaten…
Ezgi: Aaa?
Hamilton: Evet sonraki planım bebek bakıyor olmak.(kemandaki Abi ile ikisinin bebeği…)
Ezgi: Peki konserlerde yeni bir şeyler çalıyor musunuz? Bu akşam bir sürpriz duyacak mıyız?
Noble: Yeni albümden de mi yeni? :) Bitmiş bir şeyimiz yok maalesef. Çalamıyoruz o yüzden…
Ezgi: Konserlerinizin hep çok ‘görsel’ olduğunu okudum. Ve muhtemelen 2. albümünüzden önceydi ve çocuktum, sizi Top of the Pops’da izlediğimi hatırlıyorum. Ben de baya ‘garip’ insanlar olduğunuzu düşünmüştüm o performansı gördükten sonra. Nedir bu ‘görsel’ denilen şey? Bu akşam böyle bir şeyler var mı?
Yan: Aslında vardı. Plastik kuşlar getiriyorduk ama havaalanında aldılar. Sanırım içlerinde uyuşturucu filan olduğundan endişelendiler:)
Noble: Ağaçlar vs. kullanıyoruz normalde ama getirmedik. Siz bir yerlerden bulabilirseniz… (Gülüşmeler)
Ezgi: Ağaç mı? Bu civardan mı? Çok zor…:)
Phil: Evet yeşil bir şey görmedim burada galiba...
Ezgi: Maalesef öyle… Pekala… Son sorum galiba (ki öyle olmuyor): The Decline of the British Sea Power’dan bu yana ne değişti hayatınızda? Daha çok tanınmak dışında…
Noble: Bilmiyorum, bu yıl çok çalıştık gerçekten. (ve ‘uuuv’ sesleriyle grup arkadaşları Noble’a sevgi gösterir).
Yan: Galiba daha özgürüz. İnsanlar bize biraz daha fazla güveniyor. Yani mesela albüm kaydımız için kırsalda bir yerde bir eve kapanıp istediğimiz şeyleri kaydedebiliyoruz. Buna güveniyor insanlar…
(O sırada Noble televizyondaki maça takılır ve sohbet farklı bir boyuta taşınır…)
Hakan: Yarın büyük bir maç var. Fenerbahçe-Galatasaray maçı… Türkiye’nin iki büyük klubü.
Phil: Yarın mı? Neydi Galatasaray mıydı? (Söylemeye çalışıyor) Onlar bu yakada olan mıydı?
Hakan: Evet.
Phil: Stadyumları buralardaydı galiba?
Gökhan: Yakın sayılır. Ben oraya çok yakın oturuyorum.
Phil: Gerçekten mi? Süper (This is ace diyor…)
Noble: Siyah-beyaz renkleri olan takım neydi?
Hep bir ağızdan Reset: Beşiktaş!
Hamilton: Bunlar futbolcular! (These are the football lads diyor:))
Hakan: Hadi ya, hangi takımı tutuyorsunuz?
Noble: Manchester United.
(Derken Rooney’ye olan nefret ‘he is a scum!’ şeklinde dile getiriliyor ve en sevdikleri oyunculardan vs. bahsediliyor, muhabbet uzuyor… Ve zamanımız dolarken…)
Ezgi: Zamanımız doldu galiba ama hep merak ettim; bir Rough Trade grubu olmak nasıl bir şey? Çünkü The Smiths gibi efsanelerin label’ı sonuçta…
Yan: Evet, eşsiz bir şey, bir şans… Yeterince oturmuş ve bünyesinde yeterince fazla iyi grup ve işi barındıran bir label. … Öte yandan çok iyi küçük çaplı bağımsız labellardan da güzel şeyler çıkıyor ve kalıyor, ama birçoğu da yok oluyor maalesef. Büyük bir label’a bağlı olmanın en iyi tarafı galiba insanların onu bilmesi ve çıkaracağı şeylere saygı duyması. Aslında Rough Trade demek Geoff Travis demek biraz da…
Hamilton: Evet Geoff inanılmaz biri ve mesela parayla ilgilenmiyor.
Yan: Evet, inanılmaz bir adam. Ve mesela maddi sıkıntı yaşamıyorsunuz Rough Trade’le ki bu önemli…
Ezgi: Tabii. Öyle olmalı. Bu albümde siz 3 prodüktörle çalıştınız galiba değil mi?
Noble: Aslında tek kişi kaydetti, diğerleri mix’ledi filan…
Yan: Oops, gerçekler ortaya çıkıyor. (Gülüşmeler)
Ezgi: Albüm Arcade Fire’a çok benzetildi ama. Howard Bilerman’la çalışmanın etkisi mi sizce?
Noble: Aslında albümle ilgili yazılan ilk ‘review’ bundan bahsediyordu ve temelde diğer ‘review’ler de ilk yazılanı kopyalıyor galiba:)
Yan: Onlar galiba bizim kayıtlarımız dinlemeye gelmişlerdi ve sanırım bizi kopyaladılar ve ünlü oldular. ‘Happy to help!’ (Gülüşmeler.) Neyse çok iyi grup Arcade Fire ve iyi insanlar gerçekten… Yorumlar pek önemli değil o yüzden.
(Bir süre de Obama’nın seçilişi üzerine vs. konuşulduktan sonra…)
Gökhan: Son soru o zaman benden gelsin; Do You Like Rock Music?
Hepsi birden: Yes We Do!!!
Ezgi: Pekâlâ, süremizi çok aştık. Çok teşekkür ediyoruz.
BSP: Biz teşekkür ederiz. Akşam konsere geliyorsunuz değil mi?
Ezgi: Tabii.
(Ve istediğimiz iki şarkı ismini çalmayı unutmamak için tekrarlıyorlar…)

|
|
Atölye Çalışmaları, Söyleşiler ve Film Gösterimleri
Phonem, Atölye çalışmalarıyla müzikseverlere sadece konserler değil, söyleşiler ve müziğin konuşulduğu ve yapım tekniklerinin gözlemlendiği interaktif bir platform da sunuyor. Gerçekleşecek olan atölye çalışmaları ve söyleşiler sayesinde Phonem by Miller sanatçılarını yakından tanıyabileceksiniz.
Ayrıntıları yakında açıklanacak olan ve Phonem’in olmazsa olmazlarından Atölye Çalışmaları’na bu yıl katılacak isimlerse şöyle;
* 1 Kasım: Sonny J
* 5 Kasım: Robots In Disguise
* 6 Kasım: Zi Punt
Atölye Çalışmaları hakkında bilmeniz gerekenler;
• Atölyeler ve söyleşiler ücretsiz olarak gerçekleşecektir.
• Etkinlikler İngilizce olarak gerçekleştirilecek ve çeviri yapılmayacaktır.
• Mekân kapasitelerinin sınırlı olması nedeniyle sadece önceden kayıt yaptıran izleyiciler kabul edilecektir. Bu yüzden hemen kayıt olmanızı öneririz.
• Kayıt Formu için tıklayın: http://www.iksv.org/phonem08/ortak1.asp?pid=atolyex.asp
|
|
|