Reset Ailesi olarak ilk yılımızı doldurmanın haklı sevincini yaşamaktayız sevgili okurlar. Çok duygulandığım için, “acısıyla tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık” geyiklerini sıkamayacağım maalesef. Yılın son sayısı olması sebebiyle biz de bu sene hangi filmleri izlemiş, neleri beğenmişiz, hangilerinden tiksinmişiz bir bakalım dedik. Filmlerin gösterim tarihleri biraz karışık bir iş olduğundan listeye 2008 yapımı yurtdışında ve ülkemizde vizyona girmiş ya da Altın Portakal, Filmekimi, İstanbul Film Festivali gibi festivallerde gösterilmiş filmlerin yanı sıra, 2007 yapımı olup da bu sene ülkemizde gösterim şansı elde etmiş filmleri de ekledik. Ortaya şöyle geniş bir seçki çıktı; Devam >>
Açıkçası dizi bölümünü açarken kafamda “yerli dizi de yazarız arada” gibi bir düşünce yoktu. Doğrusunu söylemek gerekirse torrentlere sunulan onlarca yabancı dizi dururken yerli diziler benim için tüm cazibesini yitirmiş durumda. Tabii tüm bunların yanında son birkaç yılda dizi sektörünün tam anlamıyla patlama yapmasının, sayının giderek artarken önümüze sunulan yapımların kalitesinin de aynı paralellikte düşmesinin de etkisi şüphesiz çok büyük. Gerçi dizilere bok atmayalım, son 5 yılda daha önce görülmemiş bir şekilde televizyonda yaşanan erozyondan onların da nasibini alması kaçınılmazdı elbette. Bu da genç güruhun büyük bir kısmının kendini televizyondan soyutlaması, türlü yollarla indirdiği yabancı dizilere saldırmasıyla sonuçlandı. Devam >>
The Day The Earth Stood Still – Dünyanın Durduğu Gün
ne kadar bugün halen en iyi bilim-kurgu örnekleri arasında sayılsa da 51 yapımı DTESSA, günün koşulları ve kısıtlı bütçesi nedeniyle birkaç dakikası dışında türünün genelde yaslandığı efektlere meyil etmeyen, daha ziyade insanlığın içinde bulunduğu durumla ilgili verdiği barışçıl mesajlarıyla akılda kalan bir filmdi. İnsanların diken üstünde oturduğu, her an bir savaş endişesiyle yaşadığı Soğuk Savaş döneminde çekilmesi ve takındığı anti-militarist tavır bugün bile takdir edilmesi gereken bir çabadır. Devam >>
Body of Lies – Yalanlar Üstüne
Kariyerinin sonlarına yaklaştıkça daha ziyade savaş, suç ve aksiyon filmlerine yönelen Ridley Scott, bu sefer de rotasını Orta Doğu’ya çevirerek göbek bağları birlikte kesilmiş olan Russell Crowe’la da bilmemkaçıncı kez bir araya geliyor. Kabul etmek lazım ki yıllardır sürmekte olan, hepimizin yakından ilgilendiği Irak Savaşı, özeleştiri yapmak isteyen Amerikan sinemacılar için kaçırılmaz bir fırsat olsa da gerçekte olduğunun aksine bu tür filmleri izlemek büyük bir kitle için pek de ilgi çekici değil. Zaten çok da farklı bir perspektiften savaşa baktıklarını söyleyemiyoruz; zira büyük bir kısmı, eve dönen veya dönemeyen Amerikan askerlerine odaklanmakta ve onlar üzerinden “boşunaymış bu savaş, ne için savaştığımız bilmeden savaşıyoruz” gibisinden bir eleştiriyle konuya yaklaşmakta. Nitekim bu ekolden Home of the Brave, In the Valley of Elah, The Lucky Ones, The Kingdom, Stop-Loss, Lions for Lambs gibi filmlerin hiçbiri gişede beklenen başarıyı yakalayamadı.Devam >>
Sonbahar
Adını ilk olarak en son düzenlenen Adana Film Festivali'nde duyduğumuz 'Sonbahar', en iyi film dalında ödül almış ve sinema severleri heyecanlandırmıştı. Daha sonra katıldığı birçok ulusal-uluslararası festivalde ilgi odağı haline gelen yapım, nihayet ülkemizde vizyona girdi. Yakın dönem geçmişimizdeki 'Sosyalizm Umudu' içindeki gençlik olaylarına pek hakim olmasam da, son zamanlarda gelişen Türkiye Sineması'nı yakından takip etmek amacıyla filme gittim. Devam >>
Sıcak
Televizyon kanallarında halen devam eden bir kandırmaca vardır: “Televizyonda İlk Kez” diye lanse edilir bazı filmler. Bahsi geçen bu Amerikan filmleri zaten sinemaya hiç uğramayan, üçüncü dünya ülkelerinin televizyonlarına satılmak üzere üretilen C (hatta D) sınıfı Hollywood filmleridir. Bu furya özellikle 90’ların ortalarında ve sonlarında Star kanalında sıkça yapılırdı. Biz de yokluktan seyrederdik bu rezalet filmleri. Bu tarz filmlerin üretimi halen devam etmektedir. Ama artık öyle bir yokluk ortamı olmadığından asla seyretmiyoruz. Zaten eskisi kadar da ithal edilmiyorlar sanırım.. Devam >>
Transsiberian – Sibirya Ekspresi
Filmin kritiğine geçmeden önemli sayılabilecek bazı anekdotlar aktarmak yararlı olacaktır. Brad Anderson adını hiç duymamış olanların bir önceki filmi The Machinist (2004) ve yeni gözdesi Transsiberian'ı izledikten sonra, konuşulan İngilizce ve başroldeki Amerikalı yıldız oyuncular haricinde, mekân ve hâkim temada yoğun biçimde sezilen Asya-Avrupa atmosferi, yönetmenin memleketi hakkındaki tahminlerinin Amerika’dan daha doğuya kaymasını olası kılabilir. Biraz daha araştırma yapılıp yönetmenin doğma-büyüme ABD'li olduğu anlaşılınca durum daha şaşırtıcı olur. Devam >>
ZELIG
Tüm filmleri gişe getiren ve performanslarıyla daima övgüleri toplayan Kevin Spacey ve Kate Winslet’in bir araya geldikleri bu filmin arada kaynamış olmasına bir türlü anlam veremedim. Filmi Alan Parker’ın yönettiği yetmezmiş gibi bir de Laura Linney mükemmel oyunculuğuyla bu ekibe destek oluyor. The Life of David Gale’i gözden kaçanlar arasına sokan sadece yönetmen ve oyuncu kadrosu da değil. İlgiyi, merakı sürekli ayakta tutan ve sık sık beklenmedik dönüşler yapan kurgusu bir yana, konusu insanı derinden etkiliyor. Hatta bir noktadan sonra izleyicide David Gale’in gerçekten yaşamış biri olduğuna inanma ihtiyacı bile doğurabilir. Devam >>