Sıcak
Televizyon kanallarında halen devam eden bir kandırmaca vardır: “Televizyonda İlk Kez” diye lanse edilir bazı filmler. Bahsi geçen bu Amerikan filmleri zaten sinemaya hiç uğramayan, üçüncü dünya ülkelerinin televizyonlarına satılmak üzere üretilen C (hatta D) sınıfı Hollywood filmleridir. Bu furya özellikle 90’ların ortalarında ve sonlarında Star kanalında sıkça yapılırdı. Biz de yokluktan seyrederdik bu rezalet filmleri. Bu tarz filmlerin üretimi halen devam etmektedir. Ama artık öyle bir yokluk ortamı olmadığından asla seyretmiyoruz. Zaten eskisi kadar da ithal edilmiyorlar sanırım. Sadece bazı aklı evvel Türk oyuncular, Hollywood’a gittik diye bu tarz filmlerde oynadıklarında geliyor buralara.
Neden bahsediyorduk? Evet, Sıcak! Abdullah Oğuz’un son filmi. Sanırım böyle bir filmi en son 90’larda Star kanalında seyretmişimdir. Arada belki birkaç hata olmuş olabilir, fakat hatırlamıyorum; Sıcak’ı ise hep hatırlayacağım. Eğer ki editörümüz Mert’e yazma sözü vermeseydim yarısında çıkardım; zaten ona söz vermiş olmasan bu filme gitmezdim de. Filmin ele gelir hiçbir yanı yok ama yine de bir şeyler toparlamaya çalışalım.
Görülen o ki, Mutluluk’tan bu yana Abdullah Oğuz Çehov’un işlevsel ve fakat demode ‘duvardaki tüfek’ teorisini öğrenmiş. Filmde gösterilen tüm objelerin bir yerlere bağlanması mevzusunun başarıyla yerine getirdiğini teslim edelim. Asker künyesi, küpe, fotoğraf vs. Abdullah Oğuz hiçbir şeyi gereksiz yere kullanmamış. Fakat tüm bu metodun neye yaradığı ise meçhul. Hele o ‘yaratıcı’ kamera hareketleri, gereksiz yere seyirciyi yormaktan öte hiçbir amaca hizmet etmiyor.
Filmin hikayesi aslında pek çok açılıma gebe. İnsanı yakalayan tespitler ortaya çıkabilir diye hissederken ya da şimdi gerçekçi bir şey olacak derken hikaye klişelerin kıyısında kendine güvenli bir yol seçiyor. Gişe filmi olarak tasarlanmış desem, ona göre bir tavır alarak seyredeceğim fakat öyle bir amaca da hizmet etmeyince seyirciyi çaresizlikle yüzleşmeye bırakıyor.
Zorlayarak filmden güzel bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum ve aklıma birkaç güzel enstantane geliyor. Bazı sahnelerde ya da repliklerde yakalanan özgün bir hava var fakat hepsi kopuk kopuk. Bir karakter gerçekçi bir şeyler söylüyor, diyaloga ortak olan diğeri
ise yapıştırıveriyor klişe bir yanıtı.
Her şey bir yana... seyirci olarak merak ediyorum. Bir kişi neden böyle bir film yapmak ister? Bir kişi nasıl başka birinin böyle bir filmi seyretmek isteyeceğini düşünebilir? Aklıma gelen tek ihtimal hikayenin bir adada geçiyor olması. Yani herkes Mutluluk’un görüntülerine övgüler düzdü ya, yine görsel açıdan zengin bir ortamda geçen bir gerilim filmi herhalde çekici geldi.
Son olarak oyunculuklardan söz etmek isterim. Sinemada Cem Özer’i beğenirim ben. Bugüne kadar oynadığı her rolün hakkını verdiğini düşünürüm. Sıcak sinema kariyerinin en kötü rolüydü bence. Çok kötü oynamış. Gürgen Öz beş dakikalık rolünde bile aynı yüz mimikleri ve ses tonuyla kendini gösterdi ve sadece sinir bozdu. Ebru Akel ise Cem Özer’le karşılıklı oynadıkları bir sahne haricinde kötüydü. Fakat filmin bahsi geçen sahnede şaşırtıcı bir performans sergilemiş; yanında Cem Özer çiğ kalmış desem yeridir. Diğer taraftan Sıcak filminin belki de şahsıma tek faydası, Hazım Körmükçü’nün bugüne kadar fark etmediğim oyunculuk gücünü bana göstermesi olmuştur.
Derler ya, kötü bir senaryodan iyi bir film çıkmaz diye; kötü bir filmden de iyi bir yazı çıkmıyor. En azından ben başaramadım. Bu filmi seyretmek için harcadığım iki saatten sonra, hala hakkında yazmakla zaman harcamak bile canımı sıkarken ancak bu kadar oluyor. Neden böyle bir film çekildi?
Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>
|