Body of Lies – Yalanlar Üstüne

Kariyerinin sonlarına yaklaştıkça daha ziyade savaş, suç ve aksiyon filmlerine yönelen Ridley Scott, bu sefer de rotasını Orta Doğu’ya çevirerek göbek bağları birlikte kesilmiş olan Russell Crowe’la da bilmemkaçıncı kez bir araya geliyor. Kabul etmek lazım ki yıllardır sürmekte olan, hepimizin yakından ilgilendiği Irak Savaşı, özeleştiri yapmak isteyen Amerikan sinemacılar için kaçırılmaz bir fırsat olsa da gerçekte olduğunun aksine bu tür filmleri izlemek büyük bir kitle için pek de ilgi çekici değil. Zaten çok da farklı bir perspektiften savaşa baktıklarını söyleyemiyoruz; zira büyük bir kısmı, eve dönen veya dönemeyen Amerikan askerlerine odaklanmakta ve onlar üzerinden “boşunaymış bu savaş, ne için savaştığımız bilmeden savaşıyoruz” gibisinden bir eleştiriyle konuya yaklaşmakta. Nitekim bu ekolden Home of the Brave, In the Valley of Elah, The Lucky Ones, The Kingdom, Stop-Loss, Lions for Lambs gibi filmlerin hiçbiri gişede beklenen başarıyı yakalayamadı.

Barışçıl mesajlarıyla aklımızda yer edinen filmi “The Kingdom of Heaven”ı “Neredeyse 1000 yıl sonra halen aynı bölgede savaş bitmiş değil” mesajıyla kapatan Ridley Scott’ın bana kalırsa böyle bir projeye girişmesindeki en önemli sebep de bu filmi çektikten sonra konuya dair söylemek istediği çok fazla şeyinin kalmış olması. Son 10 yılını bu topraklarda harcamış David Ignatius’un romanını kaynak seçme nedenininse hem kendisine, olayların tam göbeğinde olan birinin deneyimlerinin konuyu farklı bakış açılarından inceleyebilme şansı vermesi hem de casus romanı olması sebebiyle “asker” üzerinden yapılan filmlere ilgi göstermeyen seyirciyi salonlara çekebileceği düşüncesi olduğu görüşündeyim.

ABD istihbaratının Orta Doğu’yla ilgili projelerinde yer alan iki ajanımız var. Sahada görev alan, en tehlikeli operasyonlara verilen, girmediği delik sıçmadığı ocak başı kalmayan Roger Ferris, istihbaratın bölgedeki en önemli ve en başarılı adamıdır. Öte yandan, konuştuğu telefonun diğer ucundaki patronu, önündeki laptopuyla yattığı yerden emir veren Ed Hoffman’a bağlıdır. Ferris, çeşitli ülkelerde terörist saldırılar düzenleyen terörist lider Al-Saleem’in peşindedir. Saleem’i bulmak ve teröre karşı beraber savaşmak için Ürdün istihbaratının başı Hami (Mark Strong) ile de işbirliğine girişen Ferris, bir süre sonra kendini de peşinde olduğu adamlar gibi acımasız olduğu ve onların mantığıyla hareket ettiği bir durumda bulur.

Mark Strong ismini de zikretmişken oyunculardan gidelim. Kendisi İtalyan asıllı bir oyuncu olmasına rağmen en kral Arap oyuncuya taş çıkartacak üstün bir inandırıcılıkla oynamış Hani rolünü. Karizması karşısında dibimin düştüğünü, “büyüksün baba” şeklinde eğilme dürtüme hakim olamadığımı hiç gocunmadan belirtmek isterim. Crowe’un aman aman “challengeable” bir rolü yok zaten ama “çocuğumu okuldan aldım, dur şimdi de iki infaz emri vereyim” havasındaki umursamaz Ed Hoffman için doğru seçim olduğu da bir gerçek. Leonardo Di Caprio’nun giderek ustalaşan oyunculuğunuysa beğenmemin yanı sıra proje seçimlerindeki titizlik de ayrı hoşuma gidiyor. Büyük çıkışını yaptığı Titanic’ten bu yana “Leo’cum şu filmde de niye oynadın allaseen?!” gibi bir tepki hiç verdirtmedi bana. Blood Diamond’taki rolüne benzer bir hava alsam da performansından oldukça keyif aldım.

Biraz zorlama bir çabayla da olsa karakterlere ve şu anda bölgede yaşanmakta olan olayların taraflarına farklı açılardan bakılmaya çalışılmış. Yalnız Ferris’in içinde bulunduğu durum “N’apsın abisi, o da emir kulu” gibi bir mesajla iletilmeye çalışılmış ki filmin en sığ bulduğum kısmı burası oldu. Spoiler vermeden şöyle açıklamaya çalışayım; teröristi kendi yaptığı bir planla ele geçirmeye çalışıyor. Bu uğurda masum birini kullanmaktan zerre çekinmiyor işe başlarken. Planın sonucunda onun nasıl etkileneceğini bilmesine rağmen korumak adına yaptığı bir şey de yok. İşin sonunda “aslında iyi çocuktur Ferris” tadında bir vicdan muhasebesi yaptırılma çabasını eğreti bulduğum gibi, filmin bu ahlaki çürüklüğünden de hiç hoşlaşmadım.

Önümüzde, ciddi anlamda siyasi mesajlar veren bir hikaye de yok aslında. Bu tip mesajlar daha ziyade Hoffman ile Ferris arasındaki ilişkiden şekilleniyor. Bunun yanında da oldukça düz ilerleyen, “twist”leri olmayan bir senaryo var. E aman aman bir politik eleştirisi, daha önce konuyla ilgili söylenmemiş herhangi yeni, ilginç bir düşüncesi de yok filmin. Aksiyon olsun bari havamızı bulalım diyoruz, fakat, gel gör ki o da araya serpiştirilmiş birkaç sahneden ibaret. Hikaye de bir yerden sonra takip edilmesi zor komplike bir hal alınca insan ister istemez “kalk gidelim hanım” diyor. “Yalanlar Üstüne”yi çok başarılı bir film olarak bulduğumu söyleyemiyorum. Şahsen, hikaye anlatımı olarak kardeşi Tony Scott’ın Spy Game’i ve iletmek istediği politik mesajları çekinmeden başarıyla verebildiği için benzer türdeki Syriana daha başarılı filmler bana kalırsa. Gene de Ridley Amca yapmış, uğraşmış, saygı da kusur etmemek lazım.

Ekler;

Ek1: Ayşe’yi oynayan oyuncunun kaşlarının yıllardan sonra bende “Azeri Kızı Güner”in bıraktığı türden bir etki bıraktığını söylemem lazım.
Ek2: Mark Strong ile Andy Garcia arasındaki 7 farkı bulabilene Orta Doğu seyahati hediye ediyorlarmış, onu da belirteyim dedim.

 



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010