Yılın En iyi ve En Kötü Filmleri

Reset Ailesi olarak ilk yılımızı doldurmanın haklı sevincini yaşamaktayız sevgili okurlar. Çok duygulandığım için, “acısıyla tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık” geyiklerini sıkamayacağım maalesef. Yılın son sayısı olması sebebiyle biz de bu sene hangi filmleri izlemiş, neleri beğenmişiz, hangilerinden tiksinmişiz bir bakalım dedik. Filmlerin gösterim tarihleri biraz karışık bir iş olduğundan listeye 2008 yapımı yurtdışında ve ülkemizde vizyona girmiş ya da Altın Portakal, Filmekimi, İstanbul Film Festivali gibi festivallerde gösterilmiş filmlerin yanı sıra, 2007 yapımı olup da bu sene ülkemizde gösterim şansı elde etmiş filmleri de ekledik. Ortaya şöyle geniş bir seçki çıktı;

* İlk 3, her yazarın favori filmlerini, son 3 de yazarlarımıza kendilerini yarandıramayan filmlerden oluşuyor.

1) NO COUNTRY FOR OLD MEN: Coen Biraderler’in bugüne kadar yaptığı filmleri iki ana gruba ayırabiliriz sanırım. No Country For Old Men’i seyredene kadar, nezdimde Big Lebowski ile Fargo iki grubun en iyisiydiler. Fargo’nun listemde ikinci sıraya düşmesinin sebebi ise, sinemada modern mitolojinin en iyi örneği olarak kabul ettiğim No Country For Old Men’dir.

2) HAYAT VAR: Bir Reha Erdem filminin beni böylesine zorlamasını, özellikle seslerle üzerimde tahakküm kurmasını beklemiyordum ve filmi seyrederken çok rahatsız oldum; fakat mırıldanıp duran Hayat kadar rahatsız olamayacağım gerçeği beni asıl rahatsız eden gerçekti.

3) ALEXANDRA: Rusya’dan çıkan filmlerin kesinlikle tadı daha farklı oluyor. Savaş sahnesi göstermeden, savaşın yıkıcı, parçalayıcı gücünü bu kadar özgün şekilde anlatan başka bir film hatırlamıyorum. Gencecik insanların hiç’ler uğruna öldürdükleri ve öldükleri bu dünyanın mütevazı fakat gerçek bir öyküsüydü Alexandra.

1) THE BUCKET LIST: Rob Reiner ismi beni kıllandırmıştı. Fakat Morgan Freeman ile Jack Nicholson’ın kabul edip, başrollerini üstlendikleri bir filmi seyretmezsem başıma geleceklerden korkarım. 2008 senesinde verdiğim paraya acıdığım, sinemada geçen sürede bu kadar sıkıldığım başka bir film kesinlikle olmadı. Uzun süredir bu kadar gereksiz bir film seyretmemiştim.

2) RIGHTEOUS KILL: Yine oyuncu kadrosuna aldanıp seyrettiğim bir diğer klişe film de Righteous Kill oldu maalesef. Ne Al Pacino, ne de Robert De Niro bu filmi seyredilebilir kılamıyordu. Okuduklarım bana İyi bir film beklemememi salık veriyordu fakat dinlemedim; pişmanım.

3) O... ÇOCUKLARI: Sırrı Süreyya Önder gibi sinemamızın aklarından bir kalemin yazdığı senaryo; bu kadar yetenekli oyuncularla çekilir ve bu kadar kötü bir yapıt mı çıkar karşımıza? Afişinde de yazdığı gibi “Bir Selay Tozkoparan Filmi” olan O... Çocukları’nın böyle kötü film olmasının sebebi de yönetmen Murat Saraçoğlu’ndan ziyade, filmi 2 haftaya sıkıştırmaya çalışan yapımcı Tozkoparan’dı.

 

 

1) HAYAT VAR: Reha Erdem hakkında, hep Türk Sineması'nı yetiştirdiği en önemli yönetmenlerinden biri olduğunu düşünmüşümdür. Sürekli, her filminde gelişen, olgunlaşan anlatım tarzıyla beni bir çok filmiyle büyülemeyi başarmıştı. Daha vizyona girmemiş olan ve bu sene Antalya Film Festivali'nde izleme olanağına sahip olduğum 'Hayat Var', benim açımdan yılın en iyi Türk filmi olmakla beraber, genel olarak da yılın en iyi yapımıydı. Evet, daha bir çok iddialı filmi izleme şansına erişemedik. Fakat herhangi bir filmin kolay kolay 'Hayat Var''ın tahtını sallayacağını zannetmiyorum.

2) HAPPY-GO-LUCKY: Mike Leigh'ın 'beklenenden daha optimist bir film çektim' diyerek izleyiciyi önceden uyardığı bu film, gerek başroldeki Sally Hawkins'in oyunculuğu gerekse yönetmenin eski filmlerine göz kırpan bol katmanlı senaryosuyla yılın en başarılı filmlerinden biri olmayı hak ediyor. Yönetmenin -bence- en iyi filmi olan Naked'a göre tam zıttı bir atmosfere sahip olan Happy-Go-Lucky, seyirciyi bol bol güldürürken, 'az düşünürseniz, mutlu olursunuz. Farkındalık, öfke ve mutsuzluk getirir' demeyi de ihmal etmiyor.

3) SONBAHAR: Özcan Alper'in ilk yönetmenlik denemesi olan Sonbahar, karanlık atmosferi, mükemmel Karadeniz manzaraları ve müzikleri ile devrim umutlarının ve gençlik hayallerinin ayaklar altına alınmasından sonra tüm inancını kaybetmiş olarak hayattaki 'sıfır noktasına', geri dönen Yusuf'un hikayesini konu ediniyor. Film, hikaye anlatımındaki aracılar bakımından Türk izleyiciye hitap ediyor gibi dursa da, anlattığı konu ve anlatış tarzı bakımından oldukça evrensel bir yapıt. Hem de gelişmekte olan Türk Sineması'nın son zamanlarda ortaya koyduğu en önemli yapıtlardan biri.

1) THE HAPPENING: 6. His ile gönüllerimize taht kurmuş olan yönetmen M. Night Shyamalan, bu filmiyle birlikte seyircideki tüm kontenjanını dolduruyor. Deli saçması bir konuya, berbat oyunculuklara ve yönetmenin ününe hiç yakışmayan bir finale sahip olan The Happening, temposu itibariyle sıkıcı, diyalogları itibariyle de yapay bir film.
 
2) DEAN SPANLEY: Reenkarnasyona inanan bir köpek sever yönetmenin ellerinden çıkma, oldukça absürd bir filme karşı karşıyayız. Bu sene, Antalya'da izleme şanssızlığına eriştiğim bu yapım hakkında şöyle bir not tutmuşum: ' Her şeyi bir kenara bıraktım, bu kadar saçma bir film imdb'de şu anda 50 oy ile nasıl 8.5 puan alıyor? Hadi bunu da geçtim, Peter O'toole ve Sam Neill'i nasıl kadroya katmışlar? Yönetmenin sıkı çevresi var galiba! '
 
3) PALERMO SHOOTING: Wim Wenders'a saygım sonsuz olsa da, son filmi olan Palermo Shooting oldukça kötü bir yapımdı. Yıl boyunca Palermo Shooting'ten daha kötü birçok film izlemiş olsam da 'beklentinin boyutu ve yarattığı hayal kırıklığı bakımından maalesef filmi bu listeye almalıydım. Bu seneki Filmekimi'ndeki filmler arasında en başarısız olarak sıfatlandırdığım bu yapım, sonlara doğru iyice saçmalayan senaryosu, yaptığı bariz Kodak ve Nokia reklamları ile kendine dert olarak edindiği 'ölüm korkusu' gibi ağır konunun altından kalkamamış.


 

 

1) INTO THE WILD: Chris McCandless ile çıktığımız ilham veren yolculuk bu yıl vizyona giren filmler içerisinde beni en çok etkileyen hikaye oldu. Çekildiği mekanlardaki inanılmaz doğa manzaraları, Emile Hirsh’in hakkında tüm fikirlerimin değişmesine neden olan performansı ve fılm müzikleriyle Into the Wild görsel bir şölenden daha fazlasını sunuyor. Tüm yardımcı oyuncular filme hak ettiği değeri veriyor ve film tek bir kişinin macerası olmaktan çıkıp karakter cümbüşüne dönüşüyor. İzleyenin salondan çıkarken yaşama ve mutluluğa bakışını değiştirebilecek cinsten bir film.

2) CHARLIE WILSON’S WAR: Hakkında ne iyi ne kötü fazla eleştiri duymadığım bu filmi, çok dikkate alınmadığını düşünerek listeme aldım. Charlie Wilson’ın hayatını anlatırken onu olduğundan daha aziz biri göstermeye çalışmayışı dikkat çekiyor. Tom Hanks ve Phillip Seymour Hoffmann’ın oyunculukları, karşılıklı uyumları ve zeki diyalogları sayesinde konuşmaya dayalı bir film olmasına rağmen insanı hiç sıkmıyor. İlgi çekici bir dönemi ve kendisiyle çatışan çok yönlü bir karakteri eğlenceli bir şekilde anlatmayı başarıyor.

3) THE DARK KNIGHT: The Dark Knight’ı izleyeceğim zaman geldiğinde beklentilerimin karşılanmayacağına neredeyse emin hale gelmiştim ama öyle olmadı. The Dark Knight etrafında dönen heyecan, ilgi ve medyanın abartıldığını düşünsem de bu filmin kötü olduğu anlamına gelmiyor. Uzun zamandır dillerden düşmeyen The Joker performansı ile Heath Ledger ve her sahnede ilgiyi üzerine çalmayı beceren Harvey Dent karakteri filmin unutulmazlarının başında geliyor. The Dark Knight aksiyon ve süper kahraman filmlerinde nadir bulunan bir özelliğe sahip. Tüm harcanan para sonucu elde edilen göz kamaştırıcı aksiyon sahnelerinin yanında çok güçlü oyunculuklara sırtını dayıyor. Bunun meyvelerini de kırdığı bin bir çeşit rekorlarla hala toplamaya devam ediyor.

1) X FILES: I WANT TO BELIEVE: X Files dizisinin hiçbir zaman büyük bir hayranı olmasam da; hayranları tarafından dört gözle beklenen bu filmin, dizinin kötü bölümlerinden birinin uzatılmış versiyonu olduğunu ben bile fark ettim. Sevilen Mulder ve Scully karakterlerini canlandıran oyuncuların film boyunca orası hariç her yerde olmayı tercih eder gibi gözükmeleri de bu duruma yardımcı olmadı. Senaryosunda hiçbir gizem, heyecan verici unsur ve orijinallik taşımayan bu berbat filmi The Dark Knight ile aynı zamanda vizyona sokarken ne düşündüklerini de hala merak etmekteyim.

2) JUMPER: Jumper filmini Reset için eleştirisini yazmam gerektiğinden sinemada izlediğimi ve daha filmin yarısında verdiğim paraya nasıl acıdığımı hala hatırlarım. Zamanda yolculuk konularına merakım ve eğlenceli, bol aksiyonlu fragmanı ile film bana baya ilgi çekici gözükmüştü. Meğer filmin tüm iyi sahneleri zaten fragmanda yer alıyormuş, o da toplamda birkaç dakikaya denk geliyor. Senaryosundaki absürd boşluklar, filme hiçbir şey katmayan anlamsız sahneler ve Samuel L. Jackson’ın canlandırdığı kötü karakter Roland filmin en rahatsız edici yanlarıydı. Aralara serpiştirilmiş birkaç aksiyon sahnesi ne kadar yaratıcı olsa da filmi kurtarmaya yetmedi.

3) STREET KINGS: Street Kings için sıkıcı denilemez belki ama oldukça boş ve tahmin edilebilir bir film. Sürpriz elementinden tamamen yoksun kalmış ve sayısı oldukça çok olan benzerlerine ek olarak hiçbir şey katmıyor. Anlamsız ve bol şiddetin, eğer film zekadan mahrumsa bir şey ifade etmeyeceği Street Kings’de bir kez daha kendini gösteriyor. Keanu Reeves oyunculuğu oldukça donuk ve filmin sözde akışını değiştirecek dönüş o kadar bariz ki sonunda gerçekleştiğinde hiçbir fark yaratmıyor.

 

 

 

1) THE FALL: Her türlü The Dark Knight ve Wall.E ilk iki sırayı kaplayacağı için onlardan bağımsız bir liste yapmam gerekiyordu. Bu yüzden The Fall, listemin tepesine oturdu. Tarsem Singh’ın üşenmeyip 1 sn’lik çekimler yapmak için bile kıta kıta dolaştığı, hiç özel efekt kullanmadan gerçek mekanlarda çektiği, titizliği sonucu 4 yılda tamamlayabildiği bir sanat eseri. İnanılmaz bir görsellik… her bir karesi Salvador Dali tablosu büyüleyiciliğinde…

2) MAN ON WIRE: Philippe Petit’in İkiz Kuleler öncesi başlayan etkileyici hikayesinin yine aynı etkiyle perdedeki yansıması. Kuleler üzerine yapılmış en dokunaklı film belki de.

3) ÜÇ MAYMUN: Nuri Bilge Ceylan’ın teknik yetkinliğini de ilk defa bu kadar net gösterdiği; Yıldız Tilbe’nin de sesi olmasa bölünmeyecek rahatsız edici bir sessizliğin hüküm sürdüğü, anlatılamayanlara, paylaşılamayanlara dair çarpıcı bir aile dramı. Yılın izlediğim en yerli yapımı…

1) THE MUMMY TOMB OF THE DRAGON EMPEROR: Serinin mirasına ihanet etmiş olması… Mısır’ın mistik havasını kullanmak istemeyip kasa kasa hikayeyi Uzak Doğu’ya getirmiş olması… Rob Cohen’in başarısız yönetmenliği… basit, bayağı ve güldürmekten çok ama çok uzak esprileri… Brendon Fraser’ın silah arkadaşı gibi duran Luke Ford’un babasını canlandırması…. Mario Bello’nun Evelyn’ın E’si olmayı bile başaramadığı rezalet oyunculuğu… Uzak Doğu yapımlarında kullanma zorunluluğu bulunduğu için oynatılan (ya da oynatılmayan, yok gibi neredeyse) Jet Li… sinirlerim bozuldu, daha sayamicam.

2) OSMANLI CUMHURİYETİ: Gani Müjde var, berbat ve sığ espri anlayışı var, Vildan Atasever’in kağıttan okuduğu her halinden belli olan oyunculuğu var, güzel bir fikir bulunca hikayenin kendiliğinden geleceğini sanmak gibi bir hazırcılık var... daha gider... bir de politik hiciv yapma amacıyla yola çıktığı hikayesini, aşk hikayesine çevirmiş ki aman diyeyim.

3) PARANOID PARK: 2008’de beğenmediğim pek az filmden biri olmasının sebebi bittiği zaman ne olumlu ne olumsuz hiçbir şey hissettirememiş olması. Belki bu yüzden fazlasıyla kıl etti beni. İşin üzücü tarafı bu konuda azınlıkta (pek emin değilim gerçi) olmam ve pek çok kişinin aslında oldukça sıradan bir konunun gayet basit bir şekilde işlendiği, bunun vasat oyunculuklarla ve diyaloglarla süslendiği, gereğinden uzun ve zayıf bir film olduğunu görememesi. Çok rezalet olmasa da “öööyylesiine bir film işte” düşüncesini kafamdan atamıyorum.


 

 

1) ÜÇ MAYMUN: Nuri Bilge Ceylan'ın son filmi üç maymun, yakın yüz planlarındaki etkili ifade aktarım biçimi ve kusursuz ses kullanımıyla yılın en iyi filmlerinden biri olarak göze çarpıyor.

2) AVAZE GONJESHK-HA: Hayata dair küçük gibi gözüken ayrıntıların ustaca bir sinemasal dille nasıl derinlikli bir hikayeye dönüşebileceğini, İranlı yönetmen Mecid Mecidi sayesinde gözlemleyebildik. Mohammed Amir Naji’nin ödüllü performansı ise filmi daha bir önemli kılıyor.

3) BE KIND REWIND: Michel Gondry’nin en iyi filmi olmasa da Be Kind Rewind, hem eğlenceli içeriğiyle, hem de kült filmlere selam gönderen duruşu sebebiyle yılın en iyi yapımlarından biri olarak gösterilebilir.

1) SHAKE HANDS WITH THE DEVIL: Bu yılki sinema tarih buluşması festivalinde izleme şansı bulduğumuz film belgesel mi kurmaca mı olacağına karar verememekle beraber çiğ bir propaganda filmi olmaktan öteye geçememiş.

2) RECEP İVEDİK: Film neresinden tutarsanız elinizde kalacak türden.Gişe hasılatı ile iyi filmlerin çoğu zaman birbirine doğru orantılı olmadığının bir göstergesi.

3) DIE WELLE: Vermek istediği mesajı , üstünü örtme gereği duymadan vermek isteyen Die Welle bol klişeyle dolu bir film olarak bu yılın en kötüleri arasında yerini alıyor.

 

 

 

1) THE DARK KNIGHT: Heath Ledger ve Aaron Eckhart'ın çok çok iyi oynamaları ve filmin karanlık atmosferi nedeniyle elbette bahsi geçmesi gereken bir film.
 
2) IT’S A FREE WORLD…: Ken Loach'un her zamanki iyi işlerinden olduğu için. göçmenlik ve işçi sömürüsü sorununa hem içerden hem dışardan bakabildiği için.
 
3) ALEXANDRA: A. Sokurov'un İstanbul Film Festivali'nde gösterilen filmi, savaş, kadınlar, annelik, evlatlar diye gezinip dururken başrol oyuncusunun da desteği ile insan olmak üzerine zarif bir soru soruyor.
 
1) ISSIZ ADAM: Kendini kabullenememiş eşcinsel bir erkeğin bir kadın yardımı ile "erkek" olmaya çabalamasını anlatan ve bunu yaparken Ferzan Özpetek'in son dönemdeki kötü filmlerine öykünen bir yönetmen kendini sorguluyor sulugöz sineması olduğu için.
 
2) RECEP İVEDİK: Baştan aşağı komik olmayan bir sıkıcılık taşıdığı için. Konu yok, senaryo yok, karakter yok... eh haliyle film de yok.

3) THE INCREDIBLE HULK: Liv Tyler'ın şişmanlayıp çirkinleştiğini gördüğümüz, William Hurt'e oyunculuk için alan bırakılmadığını anladığımız, Ang Lee'nin derinlemesine okumasının ardından bu denli yüzeysel kaldığı, brezilyalı güzeli fazla göstermediği, Edward Norton'ın kariyerinin sonlarına gelip gelmediğini sorgulattığı için. Filmin tek iyi şeyi Tim Roth idi ki onun da daha iyi işler çıkardığını görmüştük sonuçta.


SİNEMA EKİBİNİN TOP 10 LİSTESİ

1) The Dark Knight
2) Üç Maymun
3) Hayat Var
4) Wall.E
5) The Fall
6) Alexandra
7) Happy-Go-Lucky
8) Gomorra
9) Man on Wire
10) Sonbahar

 

 



Anasayfa>>
Sinema Bölümü>>

 



Anasayfa | Müzik | Haber | Sinema | Moda | Olay | Insan | Ajanda| Katalog| Künye
Sitemiz minimum 1024*768 çözünürlükte görüntülenmek üzere tasarlanmıştır.
Reset! 2007-2010