Best Of 2007 - Ezgi Bilgi

Top 10 Albüm

 

1- Interpol– Our Love To Admire
2- The National - Boxer
3- Editors – An End Has A Start
4- The Arcade Fire– Neon Bible
5- Jens Lekman– Night Falls Over Kortedala
6- Modest Mouse– We Were Dead Before The Ship Even Sank
7- The Shins– Wincing The Night Away
8- Electrelane - No Shouts, No Calls
9- Low - Drums And Guns
10- To My Boy– Messages

 

Geride bıraktığın yılı değerlendirmek birilerinin bir zaman çıkardığı garip bir adettir. Yeni yıl için umut beslemekten olsa gerek. Hayatımızda bir daha 2007’yi yaşamayacağımız ve bu yıl içinde bu hayata dahil olan albümleri hep bu yıl yaşadıklarımızla hatırlayacağımız gerçeğini ise yadsıyamam. Bu yüzden 2007 biterken aşağıdaki 10 albüme saygılarımı sunmalıyım…

2007’nin son aylarında Liverpool ve Chesterfield’ dan içinde bir gitar ve bir “kompüter” barındıran mektup geldi. Üstünde Messages yazıyordu, gönderen kısmında ise To My Boy. Yaptıkları müziği bu şekilde tanımlayan Sam ve Jack yeni dönem rave furyasında ince ince programlanmış şarkıları arasına serpiştirilmiş dans ritimleriyle gözümüze çarptılar. Klaxons ve Shitdisco gibi gruplarla çıktıkları turnelerde ummadıkları ancak hakkettikleri bir ilgiyi de yakaladılar.

2007’de Irak Savaşı gerçeğini de yaşayan bizlere bunu lanetleyen bir albüm Low’ dan geldi. Son derece Amerikalı (Duluth-Minnesota) olan grup Drums and Guns’la ülkelerinin başı çektiği şiddetin sonuçlarını Low’ un bildik yavaş ve sakin sound’ una yıkıcı ve sert sözlerle eleştiriyor. Sonuçta da 2005’in The Great Destroyer’ ını aratmayan hatta belki daha ilerde bir albümü bizlere sunuyor.

Electrelane’ in No Shouts, No Calls’ u uzun yürüyüşlere eşlik etmek üzere gönderildi bizlere bu yıl. Kulaklıklarımızı taktık ve bildik estetik hatta normalden daha romantik Electrelane sound’ unun keyfini çıkardık. Her zamanki gibi klavye bazlı ama her türlü değişik sesin kullanıldığı ve tabii ki (benim de belki Electrelane sevgime sebep olan) vokallerin enstrüman gibi kullanıldığı, melodilerle duygusal derinliği bize hissettiren bir albümdü No Shouts, No Calls.

Burada bulunmasının nedenini bilemediğim ancak yine de bulunsun istediğim bir albüm The Shins’in Wincing the Night Away’idir. Neden bilmem çok dinlediğim ve sevdiğim bir albüm oldu bu yıl. Garden State’de Natalie Portman’ın ağzından dökülen şöhretin ardından James Mercer ve arkadaşları Oh, Inverted World ve Chutes Too Narrow’dan öteye gidecek bir albüm uğraşına girip, uykusuz geceler geçirip Wincing the Night Away’i kotarmışlar. İçine de Australia ve Phantom Limb gibi şarkılar koymuşlar ki iyi yapmışlar. Basit hatta belki insanı bayıltan ama özel…Mercer uyumasın ne diyelim.

Ve We Were Dead Before the Ship Even Sank. Fazla söze gerek yok. Johnny Marr efsanesi ve Brock ve bir Modest Mouse albümü daha…

Fazla söz istemeyen bir diğer albümse Jens Lekman’dan geldi. Bu İsveçli üzgün çocuğun yaptığı her iş benim için farklı şeyler ifade eder. 20’li yaşlarında bir pop şarkı yazıcısı olarak modern zaman Aşık’larından adeta. Night Falls Over Kortedala ile de beni (bizi) şaşırtmıyor ve her zamanki hüzünlü, çocuksu ama vurucu sözleri, sakin, kulakları okşayan bariton sesi ve müziğiyle ruhuma dokunuyor bu albümle.

Sadece John Kennedy Toole’ un romanının ismi olmaktan çıkan Neon Bible, Arcade Fire’ın Funeral’ dan sonra daha ne yapabileceğini merak eden bizlere tabiri caizse tokat niteliğinde bir cevabı oldu bu yıl. Evet karşımızda yine hükümete, kiliseye ona buna söylenmiş sözlerle birlikte büyük, epik bir “masterpiece” vardı. Ocean of Noise , Interventions vb. gibi şarkılarla kendimizden geçtik. Hem Funeral’ dan farklı bir iş yapıp hem de takipçilerini kendine hayran bırakmak da kolay değildi ancak Arcade Fire bu…

2007’de piyasaya çıkan üç albüm vardı ki sanki ben bir anneyim, üç çocuğum var, üçünü birbirinden ayırt edemiyorum. Gerçekten de çocukken bize sorulan saçma bir soru vardı hatırlarsınız : “Anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?” Ne diyebilirsin ki. İkisini de!!… Benim için de ilk 3 albümdeki durum budur ancak bir listeleme şartsa sıra yukarıdaki gibi olur sanıyorum. Sabah yatağımdan kalkıp işe gidip, kahvemi alıp da masama yerleştiğimde Smokers Outside the Hospital Doors, Mistaken for Strangers, Slow Show, Fake Empire, Pioneer to the Falls, Pace is the Trick, The Scale vs.’den herhangi birinin günüme eşlik etmediği olmamıştır sanıyorum. Evet, üç albüm de çok iyiydi ve ben onları çok seviyorum, hatta onlara teşekkür ediyorum bazı şeyler için. Ve daha fazla özele girmeden noktayı koyuyorum.

Müzik için iyi bir yıldı, 2008 de böyle olsun…2009 da, 2010 da, 11 de…Hepsi de hepsi de…

Top 5 Konser

1- The National @ Babylon
2- The Good, The Bad & The Queen @ Parkorman
3- The Magic Numbers @ Radar
4- Echo & The Bunnymen @ Studio Live
5- Gang Of Four @ Phonem By Miller

 

Cüzdanlara zarar bir yılı bu durumdan gayet memnun olarak bitirmek üzereyiz. Her haftasonu hatta hafta içi etkinliklerle doluydu. Bir zamanlar alkollü ortamların bir numaralı geyiği olan “O grup buraya gelmez” muhabbetini neredeyse unutur olduk. Çok da iyi oldu…

2007 yılına bakınca öncelikle akla festivaller geliyor genelde. Yazın ilk festivali Radar Live biz indie severler için unutulmaz olarak yerini aldı örneğin. Birçok ilk gerçekleştiren festival mainstream’den uzaklaşma adına cesaret örneği gösterirken festival alanı seçimiyle de mutluluğumuza mutluluk kattı.

Festivalde birçok performans hoşuma gitti diyebilirim ancak Radar Live’ın benim için en güzel anlarından biri The Magic Numbers’la buluştuğum anlardı. Hopladım zıpladım, kendimden geçtim, içlendim vs… Grup sürekli turnede olmasının avantajını yaşadığını gösterdi bizlere ve son derece iyi bir performans sergilediler. I See You, You See Me’de sevdiklerimize sarıldık, Love Me Like You’yu bir ağızdan söylerken mutluyduk, huzurluyduk... Güzel bir festivaldi vesselam.

Yazın son günlerinde Rock’n’Coke 5. yılında bizlerle buluştu. Ancak buluşmamız sönük geçti, beklediğimizi bulamadık. Franz Ferdinand eşliğinde birer kek(!) yiyip kalktık.

Yine güzel bir yaz akşamında Park Orman’da efsaneleri ağırladık. The Good, the Bad and the Queen’di bu efsaneler. Açıkçası pek dinlediğim bir grup olmamasına rağmen bu geceye şahitlik etmeliydim. Harika bir akşamda, harika bir sahne ve performansla hatırlayacağım bu geceden kendi payıma birçok anının yanında Damon Albarn’ın çocukluğundaki İstanbul anılarını anlatışını hatırlayıp kendime, kim bilir belki çocuklarıma gece masalı yapacağım.

Phonem by Miller festivali bu yıl yine üst üste konser bombardımanına tuttu bizleri. Doğrusunu söylemek gerekirse çok katıamadığım bir festivaldi Phonem. Ancak bu müziği bana ilk dinleten gruplardan biri festivalin son gecesi sahne alacaktı ve ben bunu kaçıramazdım. Gang of Four hala eski performanslarını koruduklarını ispat edercesine sahnedeydi. Ben ise en önde ve mutluydum.

Bu yıl bahsedilmeden geçilmemesi gereken Neodiscoteque organizasyonları Studio Live’da birçok önemli ismi izlememizi sağladı. Bunlardan biri de artık ülkemize gelmesine alıştığımız bir grup, Echo and the Bunnymen’di. Konsere geç gitmeme rağmen eğlenceye adapte olmakta zorlanmadım, “Lips like sugar!” diye bağırdım, eğlendim. İyi şeyler bıktırmaz, her zaman izlemeye değer dedim.

Bu yıl beni benden alan olay ise Babylon’da 7 Aralık gecesi başımıza gelen o muhteşem şeydi: The National. Sobermag ekibinin The National fahri sözcüsü olan bendeniz bu konseri aylar öncesinden takvim yaprağımda kocaman daireler içine almış ve günleri sayar olmuştum adeta. O gün geldiğinde de en önde gözlerim ve kulaklarımı dört açmış olarak hazırdım. Tahmini set list’imden parçalarla seyirciyi (inanılmaz bir kalabalığı!) coşturdukça coşturdular. Mistaken for Strangers, Slow Show gibi hit’lerinde ise bu coşku tavan yapmıştı. Matt Berninger’in bariton sesiyle Babylon’un loş ortamında kendimizden geçtik. Hele bay Berninger sahnedeki beyaz şarabını tüketince (beyaz şaraba saygılarımla J) yandaki duvara tırmandığında The National’ı bu listede ilk sıraya getiren sebepler benim açımdan tamamlanmıştı. Fake Empire’ı kaçırmış bile olsam o gece aklımda, kalbimde yerini aldı.

Daha nice böyle gecelere…